
Oynat düğmesine bastığında YouTube oynatıcısı yüklenir. YouTube’da izle ↗
Yılların muhabbetidir. Einstein okulda çok kötü bir öğrenciymiş ama sonra işte bir gün sabah kalkmış özel göreliliği bulmuş. Sonrası işte malum. Yani okulda başarısız olan herkesin “Einstein” olma ihtimali varmış gibi. Bu her zaman dile getirilir. Zuckerberg okul bitirmemiş, işte Faraday zaten hiç okumamış, diploması bile yok. Eğitimi boşverelim gitsin. Ama işte. O iş hiç de öyle değil. Burada örgün eğitimin her şey olduğunu söylemeyeceğim elbette. Bu konudaki fikirlerimi biliyorsunuz az çok. Büyük bir uçurum var eğitim ile gerçek dünya arasında. Devasa. Korkunç. Son 100-50 yılda bu uçurum gittikçe de büyüyor.
Bilim, teknoloji, eğitimi geçeli çok oldu. O yüzden okulları suçlamak da bir yere kadar. Herhangi bir sistemin buna ulaşması mümkün dahi değil. O nedenle… Ne diyorduk? Einstein. Evet. Bugün Einstein’dan, öğrenciliğinden ve her seferinde bu tür muhabbetlere meze edilen karnesinden bahsedeceğiz. Ve az önceki serzenişlerime de bir cevap olarak alabiliriz bu yazıyı. Albert Einstein. Şey bi çocuktu. Büyümüş de küçülmüş derler ya. Heh. İşte öyle bir çocuktu.
12 yaşındayken kendi tarzı ile Pisagor Teoremini kanıtlamıştı. 13 yaşında sırf zevkine. Immanuel Kant okurdu. Kimse söylediği için değil. Öğretmeni ödev verdiği için değil. Okurdu işte. 15 yaşına gelmeden elindeki imkanlarla, bulduğu kitaplar, kütüphaneden aldığı kaynaklarla kendi kendine diferansiyel, integral ve kalkülüsü öğrenmişti bile. Bir bahanesi, bir nedeni olmadan… Merak ettiği için. Merak. İşte anahtar kelime. Şimdi tüm bu uğraşların, bu çabaların, öğrendiklerinin arasında da okula devam etmesi gerekiyordu elbette. Böyle bir çocuğu şimdi bile alın bir sınıfa koyun. Ne beklersiniz?
Henüz olgunlaşmamış bir çocuktan bahsediyoruz. Kendi başına “okulun ötesine” geçebilmiş. Öğretmenleri haliyle standarda uygun eğitimlerine devam ederken onlara karşı bir anlamda “küçümseme” ile bakan “ben bunları zaten biliyorum” diyen bir çocuk. Doğru değil elbette ama tabi bir çocuk. Bu bir anlamda “kibirli” tavırları da haliyle çok da anlaşılır bir şekilde öğretmenlerinin bir anlamda ona gıcık olmasına neden olmuştu. Tabi bir miktar “aşmış” bir öğretmen bu kibrin arkasındakini görebilir ama bu da çok kolay değil. Hatta Abraham Pais’in The Science and Life of Albert Einstein kitabında da bu konuyla ilgili şöyle bir anektod anlatılır:
Einstein Münih’teki Luitpold Gymnasium isimli okulda ortaokul seviyesindeyken bir öğretmeni Einstein’a şöyle diyor: “Sen bu sınıfta olmasan çok daha mutlu olurdum.” Einstein da bir hatası, saygısızlığı olmadığını, neden böyle düşündüğünü soruyor. Öğretmeni de “Evet. Bir hatan yok ama sınıfın en arkasında sürekli yüzünde alaycı bir gülümseme ile oturuyorsun. Bu bir öğretmenin sınıfından görmesi gereken saygıyı zedeliyor…” Ve aynı öğretmen ayrıca Einstein’ın bu tavırlarından vazgeçmezse “hayatta hiçbir şey başaramayacağını da” söylüyor… Tarihin en kötü öngörülerinde ilk ona girer herhalde Neyse.
Aslında Einstein’ın en temel sıkıntısı özellikle Alman eğitim sisteminde varolan aşırı baskıcı ve otoriter atmosferdi. Kızkardeşi Maja bu konuda bir keresinde şöyle yazmıştı: “Okuldaki “askeri” tarz, otoriteye tapar derecede gösterilen ihtimam ve çocukları küçük yaşlardan askere hazırlama yaklaşımı kardeşimi çok rahatsız ederdi. Bu fikir ayrıca korkutucuydu onun için. Bir gün askere gitmesi gerektiğini biliyordu ve bundan ölümüne korkuyordu”.
İşte bu duygular içerisindeyken Einstein 16 yaşındayken ailesi iş gereği İtalya’ya taşınıyor. Ona da kalıp okulunu bitirmesi gerektiğini söylüyorlar. Fakat onlar gider gitmez Einstein depresyona giriyor ve askerlik görevi de yaklaşırken 17 yaşına gelmeden onların yanına gitmenin yollarını düşünmeye başlıyor. Zira o zaman Alman vatandaşlık kanununa göre 17 yaşından gün alan ve askerlik hizmetine kayıt olmayan bir erkek ülkesini terk edemez. Aksi halde vatan haini ilan edilirdi. O nedenle Einstein hemen bir yol buluyor ve doktordan “tükenmişlik sendromu” gibi bir nedenle rapor alarak diplomayı da alamadan İtalya’ya kaçıyor.
Böyle bir karakterden bahsediyoruz işte. Nasıl hissedeceğiniz size kalmış.
Şimdi. Önce bu okuldaki performansına bir bakalım. Luitpold Gymnasium. 1944 yılında bu okul savaş sırasında bombalanıyor ve maalesef kayıtların çoğu kayboluyor bu saldırıda. O yüzden Einstein’ın bu döneme ait karnesi elimizde yok. Fakat 1929 yılında Einstein tabi artık Einstein olduktan sonra bu okulun o dönemki müdürü Einstein’ın notlarına bakıyor ve bununla ilgili bir yazı da yazıyor. Bu yazıya göre o dönemde en düşük notun 6 ve en yüksek notun 1 olduğu sistemde Einstein’ın Yunanca, Latin ve Matematik dersleri ya 1 ya da 2’ydi. Özellikle matematikte sürekli 1 alıyordu.
Yani ortaokul seviyesinde öyle bahsedildiği gibi kötü bir öğrenci değildi Einstein. Bu arada ilginç bir not. Einstein’ın okuduğu Luitpold Gymnasium’un ismi değiştirilmiş ve bugün Albert Einstein Gymnasium olmuştur. Bu da güzel bir miras galiba.
Daha sonra ise. Einstein okulu terk etmiş ve ailesinin yanına gitmişti. Babası Einstein liseyi bitirmemesine rağmen bir arkadaşı aracılığı ile İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü ya da kısaca ETH olarak bilinen okulun giriş sınavına girmesi için ricada bulunmuştu. Einstein da bu sınava girmiş ve bugünkü tabirle matematik ve fizikte full çekmiş ama diğer derslerde ortalamayı geçememişti. Buna rağmen bu alanlardaki başarıları nedeniyle Aaaru’da bulunan bir hazırlık okulunda okuması şartı ile kabul edilmişti. Aaaru’ya başlayan Einstein ise tam olarak kendini bulmuştu burada. Kendisi bir konuşmasında buradaki eğitimi “dış bir otoriteden ziyade özgür düşünce ve kişisel sorumluluğa dayalı eğitimin üstünlüğünü fark etmemi sağladı” olarak tanımlamıştı.
Şimdi Einstein’ın notları ile ilgili kafa karışıklığının nedenleri de bu okuldur. Zira Aaaru’daki hazırlık okulunda okuduğu ilk dönemde notlar klasik 1 en yüksek 6 en düşük şeklindeyken bir sonraki sömestrde bunu tersine çevirerek 6 en yüksek 1 en düşük olarak değiştiriyorlar. Bu okula dair elimizdeki karnesine baktığımızda fizik ve matematik özellikle hepsinin en yüksek not olan 6 olduğunu görüyoruz. Diğer derslerde ise 3’ler 4’ler var. Yani. Ortalama bir öğrenci performansı görüyoruz burada.
Başta özellikle fizik ve matematikteki üstün performansı nedeniyle dikkatleri çeken Einstein’ın bu durumu okul müdürünün de dikkatini çekiyor haliyle. 1895 Noelinde Einstein’ın ailesine karnesi ile birlikte endişesini dile getiren bir mektubu postalıyor hemen. Hermann Einstein’ın cevabı ne oluyor dersiniz? Önce teşekkür ediyor bilgilendirmesi için. Ve diyor ki. Einstein öyledir biraz. Endişelenecek bir şey olduğunu düşünmüyorum… Hazırlık okulundaki sonraki senesinde de biraz daha iyi olsa da notları benzer şekilde devam ediyor. Nihayetinde asıl okula, ETH’ye başlıyor Einstein.
Burada da inişli çıkışlı bir performansı oluyor. Ama asıl sorun 3. Yılında baş gösteriyor. Fizik bölümü başkanı Heinrich Weber ile araları bayağı bir bozuluyor Einstein’ın. Bunun da asıl sebebi yine ortaokulda da başına bela olan Einstein’ın rahatsız edici ukalalığı oluyor. Weber Einstein’a şöyle söylüyor: “Sen inanılmaz zeki bir çocuksun. Ama büyük bir hatan var. Sana hiçbir şey söylenmesine izin vermiyor, kimseyi dinlemiyorsun.” Einstein’ın Weber’e asıl başkaldırısının nedeni neydi peki biliyor musunuz?
Maxwell hayranlığını biliyorsunuz Einstein’ın. Ve hocası Weber, James Clerk Maxwell’in elektromanyetik teorisini müfredata almayı reddediyor. Einstein da ısrarla bu konuyu daha derinlemesine öğrenmek istediğini söylüyor. Ama nafile. İşte bu noktadan sonra Einstein artık okuldan bir şey alamayacağını düşünerek daha az okula gitmeye başlıyor ve Zürih’teki kafelerde kendi kendine fizik çalışmaya devam ediyor. Zaman kaybetmek istemiyor. Hatta matematiği bile boşveriyor bir noktada. Sadece fizik çalışıyor.
En büyük pişmanlıklarından biri de buymuş bu arada. Kendisi şöyle söylüyor. “Öğrenciyken fiziğin temel ilkeleri ile ilgili tüm bilgilerin en temel matematiksel yöntemlerle bağıntılı olduğunu anlayamamıştım…” Ama sadece matematik değil. Einstein’ın bu dönemki karnelerine baktığımızda bayağı derse girmediğini. Hatta çok az derse girdiğini görüyoruz. Bayağı salmış okulu anlayacağınız. Girdiği derslerde de oldukça tutarsız notları. Ama tabi bu tip okulda geri kalma durumunda ihtiyacınız olan tek şey ne? İyi, çalışkan bir yakın arkadaş.
Einstein’ın da şansı o ki tam da böyle bir arkadaşı vardı. Marcel Grossmann. Sınıf arkadaşıydı. Ve Einstein’ın tam tersi oldukça uyumlu, çalışkan, tüm derslere gerekli önemi veren ve öğretmenleri tarafından sevilen biriydi Grossmann. Ve Einstein’ın kaçırmış olduğu Matematik dersleri için tüm notlarını onunla paylaşmış ve gerektiğinde Einstein’a matematik anlatmıştı. Ve bu sayede Einstein mezun olabilmişti. Ama tabi öğretmenleri ile yaşadığı sürtüşmeler nedeniyle öğretmenlik yapma hayali suya düşmüş, başvuruları geri çevrilmişti.
Bu aşamada da Grossmann arkadaşının yardımına koşmuş ve babasının da yardımı ile patent ofisindeki işi bulmasını sağlamıştı. Bu arkadaşlık Einstein için de çok değerliydi. Bunu Grossmann öldükten sonra Einstein’ın daha sonra kuzeni için terk edeceği eski eşi Mileva Maric’e yazdığı mektuptan anlıyoruz. Şöyle demişti: “O günleri tekrar hatırladım. O örnek bir öğrenciydi, bense uyumsuz ve hayalperest. O öğretmenlerle çok iyi anlaşır, her şeyi hemen anlardı ben ise huysuz ve soğuk. Ama çok iyi arkadaştık. Metropol kafede birkaç haftada bir buzlu kahve eşliğinde yaptığımız sohbetlerimiz hala en güzel anılarım arasındadır…”
İşte Einstein. Böyle bir öğrenciydi. Huysuz, uyumsuz, işine gelmediğinde kaçan, otoriteyle büyük sorun yaşayan. Ama başından beri. En başından beri bir şeyler farklıydı onda. Evet. Okul hayatı onu yansıtmıyor olabilir belki ama… Ama zaten ne diyoruz hep? Okul önemli. Çok önemli hem de. Ama o kadar da önemli değil. Sizi notlarınız, akademik başarınız tanımlayamaz. Özellikle zekanızı. Ama burada kıstas sizin okul dışında ne yaptığınız olmalıdır. Başta da bahsettiğim gibi. Siz sistemi aşıyorsanız zaten sistemde nasıl bir performans sergilediğinizin bir önemi yok.
O yüzden kişisel gelişim çok çok değerlidir. Kendimize yaptığımız yatırım. Ama en önemlisi merak duygumuzu beslemek. Merak duymak. Sadece zevkine bir şeyleri öğrenmek… Asıl kıstas bu olmalı… Einstein da bunu söylemişti zaten. “Ben bir dahi değilim. Sadece doyumsuz bir merakım var…” Ver her zaman olduğu gibi.



