İşleri güçleri bitirmişiz. Sonunda yapacak hiçbir şey yok. Kuruluyoruz koltuğa. Hareket etmekten yorulmuşuz. Sonunda iki dk dinleneceğiz. Mis. Sakinlik. Harika. Durabilmek ne güzel değil mi? Ama durabilmek… Mümkün değil. Hiçkimse. Hiçbir şey. Ne siz. Ne oturduğunuz koltuk. Ne ağaçlar, ne dev kayalar. Ne de dağlar tepeler… Hiçbir şey yerinde durmuyor. Hiçbir şey. Çünkü durursak. Ölürüz. Öyle biyolojik ölümden bahsetmiyorum. Evren. Diyorum. Evrende hareket sonlandığı an işte o an kıyamet gelmiştir. Bu senaryoları ayrıca konuşuruz. “Mutlak duruş” ne demek ondan bahsederiz ama biz bugün neden aslında hiç durmuyoruz. Duramıyoruz.
Ve biz bunu neden hiç hissetmiyoruz ondan bahsedelim. Hiperaktif dünyamızın bitmek bilmeyen dönüşünden. Evet. Dünya dönüyor. Öyle böyle de değil. Çok karmaşık bir sistem içerisinde. Sürekli… 24 saatte bir kendi ekseni etrafında. Ekvatordan ölçtüğümüzde tam olarak 1670 km/s bir hızda hem de… Sonra güneşin etrafında da dönüyor. 365 gün kadar sürüyor bu da. Hızımız da saatte 107.000 km/s. SAATTE YÜZYEDİ BİN KİLOMETRE! Bitti mi?
Bitmedi tabi. Güneşimiz de – dolayısı ile güneş sistemimizle birlikte biz de – yine samanyolu galaksisinin merkezinin yörüngesinde hareketine devam ediyor. Hem de saatte 828.000 km hızla. Saniyede 230 km hıza denk geliyor bu. Yani güneş kadar hızlı bir arabanız olsa 5 saniyede Ankara’ya gidip gelebilirdiniz… Ve bu hızla bile bir turunu tamamlaması ne kadar sürüyor biliyor musunuz? Tahmin edebilir misiniz? Yaklaşık 230 milyon yıl! Yani. Güneşimizin bu bir dönüşünü baz alarak yaşını hesaplamak istersek bir protostar olduğu günlerden bu yana hesapladığımızda güneşimiz henüz 20 yaşında bir genç.
Bu açıdan baktığınızda şu gördüğünüz güneş sistemi animasyonlarını unutun. Güneş sisteminin asıl hareketi aslında şöyle bir şey. Acayip bir hareket var. Ve işte biz de bu çılgın hareketleri durmadan gerçekleştiren, milyarlarca yıldır hiç durmayan ve hiç durmayacak olan bir kaya parçasının üzerinde… Bir koltuğa oturduğumuzda. Duruyoruz sanıyoruz. Ama aslında duruyoruz da. Değil mi? Yani. Biz bu çılgın hareketleri. Dönüşleri. Neden hissetmiyoruz? Bunun açıklaması hem basit hem de çok karmaşık. Önce basitle başlayıp gittikçe derinlere inelim isterseniz. Herkesin verdiği örnek üzerinden gidelim önce.
Sabit hızla hareket eden bir arabada veya herhangi bir araçta seyahat ederken neden rahatça oturup kahvenizi içebiliyorsanız işte tam da aynı sebeple dünyanın dönüşünü hissetmiyoruz aslında. Ama burada dikkatinizi şuna çekmek istiyorum. Sabit hızla hareket eden bu aracın camını indirip kolunuzu dışarı çıkardığınızda haliyle elinizde bir kuvvet hissedersiniz. Ama ilginç bir nokta var burada. Örneğin saatte 15 km hızla giden bir araçtan kolunuzu çıkardığınızda elinizde hissettiğiniz kuvvet araç hızının iki katına yani 30 km’ye çıktığında 2 katına değil 4 katına çıkar. Hız 60’a çıktığında ise 16 katını hissedersiniz.
Bu kuvvetin nedeni ise sizin eliniz de elinize çarpan hava moleküllerine göreli bir hızla hareket ediyor. Elinizi içeri alıp camı kapattığınızda hiçbir şey hissetmezsiniz. Zira araç içindeki hava molekülleri de eliniz ve bedeniniz ile birlikte aracın hızına göre sabit bir durumda olacaktır. Sadece iki cisim arasında bir “göreli hareket farkı” olduğunda kuvvet hissedersiniz.
Bu nedenle dünya, güneş sistemi vs. evrenin kalanına göre sabit bir hızda hareket ettiği için bedenimize etki eden bir kuvvet söz konusu değil. Kısacası “dünyanın içinde” olduğunuz sürece bu hareketi hissetmeniz mümkün değil. Bunu tüm ölçeklerde de düşünebilirsiniz. Güneş sisteminde, galaksi içinde olduğunuz sürece siz de diğer cisimlerle benzer bir hareket sistemi ile hareket edersiniz.
Ama işte derinlere indiğimizde işler biraz daha karışıyor. Einstein’ın “en mutlu düşüncem” dediği düşünceyi hatırlayalım burada. Şöyle demişti: “Bir cismin hareketindeki herhangi bir değişim bir hızlanma gibi görünebilir ve sabit bir ivmelenme ki buna kütleçekimi de dahil bir noktada fark edilemez olur”. Bunu bir binadan kendini boşluğa bırakan bir adam hayal ederek kurgulamıştı.
Ama bunu daha iyi anlamak için şu açıdan bakalım. Galileo’nun basit bir deneyi vardı hatırlarsanız. Pisa kulesinin tepesinden gülleleri bırakmıştı. Burada temelde aslında güllelerin belirli bir açı ile değil tam da kulenin dibine düşeceğini hesaplamış ve haklı çıkmıştı. Bu şey gibi. Hareket halindeki bir aracın üstünde zıpladığınızda da araç altınızdan kayıp gitmiyor ya. Hava akımını vs. hesap etmediğinizde tam da zıpladığınız yere düşersiniz. Yani siz sistemin bir parçası olduğunuz sürece mikro ölçekteki farkları gözardı ettiğinizde o sistemin bir parçası olarak, o sistem ile birlikte hareket edersiniz.
Bu noktada şu soru aklınıza gelmiş olabilir. Dünyadan biraz uzaklaşsak, atmosferin dışına çıksak mesela. Bu durumda “ne hissederdik”… Gözlemden bahsetmiyorum. “Kuvvet hissetmenizden” bahsediyorum. Uzay istasyonunda mesela. Ne hissederdiniz? Yine hiçbir şey. Hissetmemeniz hareket etmediğiniz anlamına mı gelir peki? Hayır tabi ki. Yine dünya ile güneş yörüngesinde, güneş sistemi ile birlikte galaksinin merkezinin yörüngesinde büyük bir hızla hareketinize devam ederdiniz ama yine siz hem hala dünyanın kütleçekimi ile hem de güneş sisteminin bir parçası olarak yine sistem ile birlikte bir bütün olarak hareketinize devam ederdiniz.
Ama tabi aslında bir “kuvvet” hissedebileceğiniz bazı istisnalar da var. Tabi bedeninizin yeterince hassas olduğunu varsayarsak. Normal şartlarda siz de 3 boyutlu bir cisim olduğunuz için ayaklarınız başınızdan daha yüksek bir kütleçekim kuvvetine maruz kalır. Bir de gelgit etkisine de maruz kalırsınız. Ama dedik ya. Bunu hissetmeniz neredeyse imkansız. Ama özellikle gelgit etkisini daha büyük olgular, okyanuslarda kolayca gözlemleyebiliriz. Ayın kütleçekim etkisi ile okyanuslar günün belirli saatlerinde yükselip alçalırlar. Bu dünya ile ay arasındaki göreli bir etkileşimin sonucudur ve evrenin yasalarını ihlal etmez.
Ancak dünyanın dönüşünü hissetmesek bile bizim doğrudan gözlemleyebileceğimiz bir etki de söz konusu. Coriolis kuvveti ve etkisi. Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşü, hem Kuzey Yarım Küre’de hem de Güney Yarım Küre’de tropikal rüzgârların oluşmasına yol açar. Atmosfer olaylarının yanı sıra balistik füzelerin hareketi ve uzun mesafeli uçuşlar da Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşünden çeşitli şekillerde etkilenir. Ayrıca, akarsuların düz bir ovada yılan gibi kıvrımlar yapması (mendereslerin oluşması) da Coriolis etkisine dayanır. Evet. Bunun nedeni de aslında şudur.
Ekvatorda mesela kasırgalar neredeyse hiç oluşmaz. Zira orada hava akışı ile dünyanın dönüşü paraleldir. Fakat dünyanın şekli nedeniyle kutuplara doğru hareket ettiğinizde bu yöne doğru olan hava akışı dünyanın da dönüşü nedeniyle düz bir çizgi halinde değil bir eğim ile, Coriolis etkisi ile belirli bir açı ile hareket eder. Bu hareket de zamanla akımın kuvvetine bağlı olarak spiraller oluşmasına neden olur. Büyük kasırgalardan önce görülen bu spiral rüzgarların işte nedeni bu coriolis etkisidir.
Örneğin parklardaki döner disk benzeri oyuncaklarda da gözlemleyebilirsiniz bunu. İki tarafına oturup diski döndürdüğünüzde birbirinize top atmaya çalıştığınızda dışarıdan birisi bu topun düz bir çizgide hareket ettiğini görse de sizin bakış açınıza göre top attığınız kişinin bir miktar sağına veya soluna düşer. Bu da aynı etkidir. Dönüşün bir sonucu. Bunun en etkileyici deneyini Foucolt zamanında Paris’teki panteonun tavanına astığı bir sarkaçla yapmıştır. Çok ağır bir cisim bağladığı sarkacın zaman içinde ileri geri değil de belirli eğimlerle hareket ettiğini gören Foucolt bir anlamda dünyanın döndüğünü de bu sayede kanıtlamış oldu. Özetle.
Bedenimizde kuvveti algılayan sensörler bulunsa da çok düşük mesafelerde işe yarıyorlar. Dünyanın dönüşünü kısıtlı duyularımız ile algılamamız mümkün değil. En azından bulunduğumuz referans noktasından, bu boyuttan bunu yapamayız. Ama hissetmiyor olmanız bu hareketin olmadığı, dünyanın dönmediği anlamına gelmiyor. Bunu hissetmememenizin sebebi de Dünya ile, güneş sistemi ile, Evren ile bir ahenk içinde hareket etmeniz… Bir bütün. Uzunca bir halayın bir üyesi gibi…
Bilim ise işte bizim bu kısıtlı algı kapasitemizin ötesine geçmeye çalışır. Gözlerimizin görmediğini, kulaklarımızın duymadığını, hissedemediklerimizi görmek, ölçmek ve bize göstermek… En önemlisi “anlamak” için var bilim. Bu sistemin bir parçası olduğumuzu unutmadan. Ona karşı çıkarak, onu yenmeye, ona zarar vermeye çalışarak bir yere varamayacağımızı anlayarak. Sistem, doğa ve dünya ile uyum halinde yaşayacağımız, bilimin ışığı ile onu anlayacağımız ve ona uyacağımız günler umudu ile. Tabi bu konu içerisinde birçok konu da başgösterdi değil mi? Hareketi daha fazla konuşabiliriz mesela.
Ya da bazı olasılıkları. Mesela dünya bir anda dönmeyi durdursa…. Olmaz ya. Ya dursa. Birden. Ne olurdu? Bu tip senaryoları da konuşabiliriz ilginizi çektiyse… Tekrar…




