EINSTEIN ve FREUD’UN SAVAŞ MEKTUPLARI

1931 yılında bilim insanları, araştırmacılar, öğretmenler, sanatçılar ve entelektüeller arasında uluslararası fikir alışverişini teşvik etmek amacı ile kurulmuş Uluslararası Entelektüel İşbirliği Komitesi Albert Einstein’a bir…

İstersen izle
Video kapağı

Oynat düğmesine bastığında YouTube oynatıcısı yüklenir. YouTube’da izle ↗

Bu yazı, 16 Nisan 2023 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

1931 yılında bilim insanları, araştırmacılar, öğretmenler, sanatçılar ve entelektüeller arasında uluslararası fikir alışverişini teşvik etmek amacı ile kurulmuş Uluslararası Entelektüel İşbirliği Komitesi Albert Einstein’a bir davet gönderiyor. Kuruluş amaçlarına uygun bir şekilde kendisinden, siyaset, savaş ve barış üzerine kendi seçtiği bir düşünür, sanatçı, bilim insanı vs. ile fikir alışverişi yapmasını istiyor. Albert Einstein da pek düşünmeden 1927’de şahsen de tanıştığı, arkadaşlık kurduğu ve büyük hayranlık duyduğu bir ismi seçiyor hemen. Sigmund Freud.

Bu arada psikanaliz konusunda kendisi çok emin olmasa da Freud’un psikoloji, nörobilim alanlarındaki bilgisine ve dünya görüşüne büyük saygı duyuyordu ki vakit kaybetmeden aralarında daha sonra tarihe geçecek mektuplaşmanın ilk satırlarını kaleme alıyor. Savaş… diyor Freud’a… Savaş neden var? Bu sorusu ile birlikte başlayan ve bir süre devam eden mektuplardan bizim 1933 yılında haberimiz oluyor. Zamanlama da manidar tabi. Savaş üzerine bu tartışma devam ederken Hitler Almanya’da gücü eline geçirmeye başlamış ve Einstein da, Freud da ülkeden tam da bu nedenle ayrılmak zorunda kalmışlardı.

Mektupların içeriğini ise ancak 1960’larda “Einstein’ın Barış Hakkındaki Görüşleri” isimli bir yayında tam anlamı ile öğrenebiliyoruz. Bu yayının önsözünü de yine başka bir büyük isim, Bertrand Russell kaleme almıştı hatta… İsterseniz doğrudan mektupların içeriğine gelelim ve bu iki dehanın savaş-barış ve insanın şiddet eğilimi, savaşların nasıl yeryüzünden silinebileceğine dair fikirlerine bir bakalım. Siz de göreceksiniz ki bu mektupların içeriği bugün, neredeyse 100 yıl sonra geçerliliğini hiç kaybetmemiş…

Öncelikle şunu belirtelim. Einstein bir pasifistti. Bir savaş karşıtı. Ve Freud’a fikirlerini sorarken sadece kendisine yapılan daveti yerine getirmek için değil, gerçekten neden insanın savaşa bu kadar eğilimli olduğunu merak ediyor ve öğrenmek istiyordu. Ve savaşın kökünün kazınabileceğini… Bu nedenle yazdığı ilk mektupta Einstein Freud’a şunu soruyordu: “Gerçeği arayışındaki tutkuna büyük hayranlık duyuyorum” diye giriyordu mektupa. Ve şöyle devam ediyordu:

“İnsanın gerek içsel gerekse dışsal olarak savaşın kötülüğünden özgürleşmesini sağlamaya yönelik fikirlerin çok değerli… Bu amaç İsa’dan, Göethe’ye ve Kant’a kadar zamanının ötesindeki ahlaki ve ruhani liderlerin de en temel amacı olmuştu…” Daha sonra kendisini de davet eden Uluslararası Entelektüel İşbirliği Komitesi’nden ve bu komitenin ne kadar önemli olduğundan uzunca bahsediyor mektubunda… Entelektüeller olarak “barışı” getirebilecek herhangi bir sorumluluğu üzerlerine alma zorunlulukları olduğundan.

Asıl sorusu ise bir sonraki mektubunda komiteye, ve tartışmaya Freud’u resmi olarak davet ettiği ve tartışmanın fitilini ateşlediği 1932 yazında yazdığı mektupta geliyor.

Genel olarak uzunca savaşların, insanın savaştan vazgeçememesinin nedenlerini sorguluyor. Ve kendince şunu söylüyor: “İnsan en derinlerde büyük bir nefret ve yıkıma duyulan bir eğilim taşır… İnsan özünde şiddete meyillidir. Bu eğilim her şey yolundayken derinlerde gizlenir ve ortaya çıkmayı ya da çıkarılmayı bekler. Siyasi veya ekonomik veya birçok kez tarihte gördüğümüz üzere dini nedenlerle bir kaos hakim olduğunda insanın içinde yatan bu nefret duygusu liderler için çok yararlı bir araca dönüşüverir. İnsan da bunu ortaya çıkarmaktan geri durmaz. Zaten bunu bekliyordur. Bu nefreti kusabileceği bir ortam…

1932’nin Eylül ayında Sigmund Freud, Einstein’ın mektubuna cevabını kaleme alıyor ve oldukça uzun ve kapsamlı bir mektup yazıyor. Öncelikle Einstein’ın komiteye ve bu çalışmaya davetini kabul ettikten sonra başlıyor Freud. Ve diyor ki: “Haklısın…” “İnsan bir “ölümcül içgüdü” ile doğar. Ölüme güdülenmiş olarak. Bunun içinde yıkım da var, şiddet de… Bu güdü ise insanın aklı ve ruhu ile medeniyet arasındaki çatışmadan kaynaklanır. Zira medeniyet en ilkel içgüdülerimizi bastırmaya çalışırken ruhumuz toplumun taktığı bu zincirleri kırmaya çalışır. Bu çatışma en başından beri vardır ve insanın en ilkel ve en temel çatışmalarından biridir.

Nereden geldiğiniz, nasıl büyüdüğünüz, ne kadar eğitim aldığınızın bu yıkıcı içgüdü üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Freud şunu da kabul ediyor. Evet. Diyor. Savaşların temel nedenleri siyasi veya ekonomik olabilir fakat asıl, işte özünde savaşlar tam da bu en derinlerdeki ölümcül içgüdümüzün bir dışavurumudur ve insanlar bu içgüdü ile ülkeleri veya bir dava uğruna ölümü göze alabilmektedir.

Bu ölümcül içgüdü aslında Freud’un psikanaliz teorisi için de temel oluşturmuştur. Bu temel içgüdü intihara meyilli olmayı veya aşırı risk alarak yaşamayı da açıklar diyor. Fakat bu yıkıma eğilimli içgüdümüzün zıttı olarak bir de yaşam içgüdümüz de var diyor ayrıca. Ve bu ikisi sürekli çatışma halinde ve bu ikisinin dengesi işte tam olarak insanın psikolojik durumunu etkiler.

Bu dengeyi Freud çok önemser biliyorsunuz. İnsanın en temel içgüdülerini de daha geniş kapsamda bu denge üzerine kurgulamış ve ikiye ayırmıştır. Birisi kapsayıcı ve birleştirici “erotik” içgüdüler. Burada erotik kelimesini Plato’nun Eros kavramından yol çıkarak kullanıyor. Başkasına duyulan ilk “bir araya gelme”, birlikte olma tutkusu bir anlamda. Tabi Freud bunu bildiğimiz anlamı ile de vurguluyor ve bu temel dürtünün tam da o ölümcül duygunun zıttı, onu dengeleyen şey olduğunu söylüyor. İkincisi ise biliyorsunuz, yok etme, öldürme dürtüsü…

Mektubunda Freud ayrıca medeniyetin, bir anlamda toplumun insan davranışını nasıl şekillendirdiğinden de bahsediyor. Az önce bahsettiğimiz gibi medeniyet bir düzen ve bir yapı sağlamak adına ilkel içgüdülerimizi baskılamak zorundadır. Fakat medeniyet çeşitli nedenlerden ötürü, siyasi, dini, ekonomik olsun, bu baskıyı biraz hafiflettiğinde, düzen bir miktar bozulduğunda o içgüdü günyüzüne çıkmaya başlar. Savaşlar da tam da bu nedenle ortaya çıkar. Savaşları önlemek istiyorsak işte tam da bu içgüdüyü hedef almamız ve bunu çözmemiz gerekir diyor fakat bunun da neredeyse imkansız olduğunu da kabul ediyor.

Bir sonraki mektupta Einstein’ın Freud’un tespitlerine yanıtını görüyoruz. Freud’un bahsettiği “kök neden” konusunda aynı fikirde Einstein. Kendisi de ilk mektupta bundan üstünkörü bahsetmişti zaten. Özünde kötülükten. Fakat savaşları ortadan kaldırmak için o temel içgüdüyü “çözmek” veya o özü ortadan kaldırmaya çalışma konusunda aynı fikirde değil. Zira Einstein yaratıcılığın ve ilerlemenin de bu temel içgüdüden beslendiğini savunuyor…

Burada çözüm olarak bu “yıkıcı içgüdüyü” ortadan kaldırmaya çalışmaktansa onu yönlendirmeyi öneriyor. Daha olumlu, daha yapıcı eylemlere doğru yönünü çevirmekten… Bunun da ancak toplumun yaratıcılığı, entelektüel birikimi üstün görmesi, ilerlemeyi, gelişimi desteklemesi ile olabileceğini söylüyor. Bilginin ve anlam arayışının peşinden koşan insanın yıkımdan uzaklaşacağını da savunuyor.

Tabi burada eğitimin öneminden de bahsediyor. Ve eğitimden kastı da mevcut eğitim sisteminden çok uzakta… Eğitimin temel amacının “eleştirel düşünce ve empatiyi” geliştirmek olmalıdır ona göre. Bu sayede işte farklı fikirlerin de olduğunu, bunlara saygı gösterilmesi gerektiğini öğrenebilir bir insan diyor. Bu durumda insanlar çatışmaları çözmek için savaşa, şiddete değil, diyaloğa başvururlar…

Mektupta Einstein bir de “milliyetçilik” vurgusuna bayağı önem veriyor. Milliyetçilik duygusunun savaşların tetiklenmesinde çok önemli bir araç olduğunu, bu nedenle “dünya vatandaşı” olmanın bir millete ait olmaktan daha üstün olarak görülmesi gerektiğini söylüyor. Yani Einstein, Freud’a göre bir miktar daha olumlu bakıyor diyebiliriz insana… Evet. İçinde yıkıma doğru meyleden bir güdü olabilir. Ama biz bunu iyiye yönlendirebiliriz diye düşünüyor. Bir sonraki mektupta ise Freud bir anlamda Einstein’ı bu olumlu tutumu nedeniyle eleştiriyor diyebiliriz.

Yine tam da Freud’a yakışır şekilde uzunca bir anlatım ile “söylemesi kolay” diyor özetle. İnsanın kimliğine ve kültürüne bağlılığının düşündüğümüzden çok daha organik ve koparılamaz olduğunu vurguluyor… Dünya vatandaşı olmaya ikna etmek… diyor… Çok ama çok zor. Bir tırnağı etten ayırmaya benzer bu… Burada çözümü milletler arası işbirliğine getiriyor çözüm olarak da…

Mektubun ikinci ve en uzun kısmını ise dine ayırıyor Freud. Savaşların katalizörü olarak kullanılan inançlar… İnanç sistemlerinin, ona ait olan insanlarda bir “üstünlük” ve “hak etmişlik” duygusu yarattığını ve bu “üstünlük” ve “hak etmişlik” duygusunun işte savaşlarda çok kullanışlı bir araç haline gelebildiğini söylüyor. Buna çözüm elbette pek yok ancak yine “empati” sayesinde farklı inançlara saygının desteklenebileceğini söylüyor…

Empatinin gelişmesi için de kendi açısından psikoanalizin önemine vurgu yapıyor. Ancak söylediği şey önemli. Empati geliştirebilmenin ilk adımı, diyor. İnsanın kendini, en kuytu köşelerine kadar tam olarak tanımasıdır… İnsan ancak kendini tam olarak tanıdığında, eksikleri ile, hataları ile… Ancak o zaman başkaları ile empati kurabilir… Ben elbette mümkün olduğunca özetlemeye çalıştım mektupları. Çok daha uzun, özellikle Freud, çok detaylı cevaplar vermişti Einstein’ın sorularına… Her şeyden öte bu iki çok değerli zihnin bu konuda söyledikleri… Bu konuya kafa yormaları çok değerli… Belki de tam olarak ihtiyacımız olan şey de bu “diyalog”…

Savaşları parmağımızı şıklatıp dünyadan silemeyiz biliyoruz. Kötülüğü bir anda ortadan kaldıramayız. Fakat kişisel gelişimin, bilgiye olan sevginin, entelektüel ilerlemenin ne denli önemli olduğunu… Bu sayede “yıkıma” eğilimli insanları, toplumları ancak bu şekilde dönüştürebileceğimizi çok iyi anlayabiliyoruz. Almanca yaptıkları bu harika yazışmanın orijinalini ve ingilizce çevirisini açıklamaya ekliyorum. Vaktiniz olursa mutlaka baştan sona okumanızı öneririm…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir