Sakin bir kasaba. Herkes çok mutlu. Okula giden çocuklar, cıvıl cıvıl sokaklar, sohbet eden komşular. Kusursuz bir yaşam. Birçok suç hikayesinin girişidir bu sahne. İnsanlar bu kusursuz yaşamlarını sürdürürken, düzenin keyfini çıkarırken birden kasabanın sevilen bir karakterinin ölümü ile ortalık karışır. Ölümünün ardında da aslında masum gibi görünen bir sürü insanın gerçek yüzü ile tanışırız. Agatha Christie romanlarında sık sık karşılaştığımız bu tarz hikayeler aslında gerçek yaşamın da bir yansımasıdır. Genellikle hayatımızda her şeyin yolunda olduğunu hissettiğimiz zamanlarda bir trajedi ile sarsılırız.
Bunun güneş sistemimiz ile ne alakası var peki? Bir mahalle gibi düşünmeyi seviyorum burayı. Ve burada da uzaktan baktığınızda her şey yolundaymış gibi görünür. Saat gibi işleyen bir sistem vardır karşımızda. Bazen öyledir de belki. Ama zamanı biraz daha genişlettiğimizde… Bu sistemdeki gezegenlerin, merkürün, venüsün, uranüsün, dünyamızın yaşadıkları… En çarpıcı trajedilerden bile daha fazla hikaye barındırır aslında. İnsan yaşamında olduğu gibi bazı gezegenlerin yaşadıkları zaman içinde yavaş yavaş olurken bazılarının yaşamı büyük bir dram ile bir anda değişivermiştir.
Tüm kaderimizi etkileyen olaylar gibi. Ve bu trajedilerin, bu dramların yara izlerini de taşır sevgili komşularımız. Dünyamız da dahil tabi. Bir jeologun dünyayı anlamak ile ilgili söylediği gibi “Bugün dünün anahtarıdır”… Biz de işte bugün itibariyle bunun ilk adımını atıyoruz. Çok uzun süredir hayalini kurduğum bir seriye başlıyoruz. Uzayı keşfe çıkıyoruz. Bunun için de işte en doğru yerden, sıfır noktasından, güneş sistemimizden başlıyoruz. Zira burayı, evimizi anladığımızda, geneli anlamak daha kolay olacaktır. Yunus Emre’nin söylediği gibi… İlim kendini bilmektir… Önce kendimizi bilelim. Sonrası kolay.
O zaman kemerleri bağlayın… Güneş Sistemimizin hikayesi başlıyor… Önce güneş sistemimizi “anlayışımızın” tarihine bir bakalım. Tabi “göğe bakmak” modern bilimin tekelinde olamaz. Modern bilim aslında “göğe bakanların” sayesinde ortaya çıktı desek yanlış olmaz. Yazılı tarihin ilk metinlerinde de görüyoruz bunu. Sümerlerden çine, hindistana, orta doğuya ve oradan tüm dünyaya yayılan bir gelenekti bu. Hepsinin ortak noktası ise gökteki cisimlerin ne olduğu, nasıl hareket ettiğini anlamak ve en önemlisi bir düzeni ortaya koymaktı.
Bunu anladıklarında günlük yaşamlarını da düzenleyebildiklerini fark ettiler çünkü. Nehirlerin ne zaman taşacağını, havaların ne zaman soğuyacağını söylüyordu bu cisimler bize. Günümüze en yakın güneş merkezli sistem yaklaşımını da Kopernik’ten öğrenecektik. Galileo ise bunu kanıtlayacaktı. Sonra kepler çıkıp gezegen yörüngelerini, örneğin elips olduğunu matematiksel olarak ilk kez kanıtlayacaktı. Tüm bu keşifleri anlayıp, işleyip bir anlamda tüm kusurlarını gideren ise Isaac Newton olacaktı.
Newton’ın tarifine göre güneş, gezegenler ve tüm cisimler kusursuz bir matematiğin eseriydi. Bundan yola çıkarak 1726 yılında tüm evrenin bir “eser”, bir “yaratıcının eseri” olması gerektiğini söylemişti. Newton’a göre tanrı tüm sistemin hareketlerini düzenliyor ve kütleçekim yasası ile de kontrol ediyordu. Sonrasında Pierre Simon Laplace bu yaklaşımı daha da geliştirecek ve matematiksel olarak ifade edecekti. Güneş sisteminin stabil olduğunu, tüm gezegenlerin bir düzlem üzerinde güneş yörüngesinde döndüğünü ve sonsuza dek döneceğini söylemişti.
O nedenle “yaratıldığı” andan itibaren güneş sistemi aynı konumda, mevcut durumundaydı ve sonsuza dek öyle olmak zorundaydı. Şimdi tüm bu güneş sistemini anlama, anlamlandırma çabalarına özellikle ilk başlarda inanç sistemlerinin sirayet ettiğini sık sık görürüz. Bir “açıklama” bir “cevap bulma” amacı taşıdığı için çok da doğal. Kilisenin de bu dönemdeki etkisi göz önüne alındığında hatta kaçınılmaz.
Bir papaz olan William Paley de bu dönemlerde bu çalışmaları alıp bu açıdan değerlendirmişti. Paley’in tüm tanımları hatta bugün bile yaratılış tartışmalarında sıklıkla kullanılır. Bir saate benzetmişti güneş sistemini, çok detaylı, kusursuz işleyen bir saat. Yolda yürüdüğünüzde yerde bir saat bulduğunuzda bu saatin kendi kendine oluşmadığını bilirsiniz demişti. Bu ve benzeri tanımları bugün söylediğim gibi bolca alıntılanıyor biliyorsunuz. Fakat bu noktada “kaosu” konuşmamız gerekiyor. Bilim tarihinde farklı şekillerde karşımıza çıkan olgu. İlk olarak “Üç Cisim Problemi” olarak karşımıza çıkıyor.
Newton yasalarına göre birbirlerinin yörüngesindeki iki cisim gerçekten de sonsuza dek oldukları sistem içerisinde kusursuz işleyebilirler. Fakat işte bu sisteme üçüncü bir cismi dahil ettiğiniz zaman. Kaos… Kısaca şöyle sorabiliriz: Birbirlerinin kütleçekimi etkisinde hareket eden üç cismin yörüngeleri ne olacaktır? Bu gerçekten de imkansız bir görevdi. Bilmek çok zordu. İsveç Kralı hatta o zaman bu soruyu çözene büyük bir ödül de vaadetmişti. Bu ödülü de Henri Poincare kazanacaktı. Bugün bilgisayarlarla bile zorlanacağımız matematiksel hesaplamaları kağıt üzerinde yapan Poincare bu sorunun çözümünü belirlemişti. Çözülemez…
Birbirinin etkisi altındaki üç cismin yörüngelerini tahmin etmek imkansızdır… İşte bu bazı kapıları açacaktı. Gerçekten de birbirinin yörüngesindeki üç cismin birisinin yörüngesini çok az bir miktar değiştirseniz bundan milyonlarca yıl sonra bu cismin nerede olacağını bilmeniz imkansızdı. Olasılıklar sınırsızdı. Bu işte kusursuz işleyen bir saat yaklaşımına yeni bir bakış getirilmesi gerektiği anlamına geliyordu. Çünkü sadece bizim sistemimizin 4 milyar yıllık tarihine baktığımızda tüm cisimlerin konumlarını değiştirecek sayısız olay gerçekleşmişti. Bu olayların her biri de gezegenlerin şu anki karakterini oluşturmuştu.
Daha da ilginç olan ise bizim güneş sistemimiz, diğer sistemlerle karşılaştırıldığında, özel bir yerde duruyor. Biraz. Özel bir sisteme sahibiz. Baktığımızda şu an için bildiğimiz kadarı ile 5000’in üzerinde ötegezegeni kategorize etmiş durumdayız. Gezegen dediğimiz şey de evrende en sık bulunan cisim. Her bir yıldızın en az bir gezegeni bulunuyor.
Görünüşe göre en yaygın gezegen tipi de “dünya tipi” gezegenler. Ama ortalamaya baktığımızda genellikle dünyamızın iki katı gezegenlerle karşılaşıyoruz. Bizim sistemde dört tane “dünya tipi” gezegen mevcut. Ve diğer sistemlerde sıkça karşılaştığımız “süper dünya” yok bizde. Belki de vardı. Ve sonra yok oldu. Bilemiyoruz. Şimdi her bir karakterimizin yaşamlarına derinlemesine girmeden önce neden bahsettiğimizi iyi bilmemiz lazım. Gezegen denen şeyi tanımlamamız gerekiyor.
“Planet” kelimesi özünde aslında “gezgin yıldız” anlamına gelir. Antik çağlarda gökyüzünde yıldızlar vardı çünkü sadece gökyüzünde. Bugünkü tanımlar yoktu. Sabit yıldızlar vardı, yerleri hiç değişmeyen, bir de gezgin yıldızlar. Planetler. Bu şekilde tanımlanan yedi cisim vardı ilk çağlarda. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Güneş ve Ay…
Sonra tabi 1543’te evrenle ilgili anlayışımız Kopernik’in Güneşimizin bildiğimiz türden bir yıldız, Ayın dünyamızın bir uydusu ve Merkür, Jüpiter, satürn ve dünyamız gibi cisimlerin de güneşin yörüngesinde dönen gezegenler olduğunu keşfetmesi ile kökünden değişmişti. Başka gezegenlerin uyduları da keşfedilecekti daha sonra.
O yüzden “gezegen” tanımı yavaş yavaş asıl anlamına yaklaşacak fakat yine zaman içinde birkaç kez değişikliğe uğrayacaktı. Çünkü daha tanımlanamayan gökcisimleri, kuyruklu yıldızlar vs. vardı. Ama bunlar gezegen olamazdı. Çünkü yörüngeleri “elips” değildi. Diğer gezegenlerden farklı hareket ediyorlardı. Görüntüleri de bir değişikti. Gezegenler, uyduları büyük oranda “küre” biçimindeydi, bunlar değildi.
Sonra 19. Yüzyılda mars ve Jüpiter arasında yörüngeleri gezegenler ile neredeyse aynı düzlemde, çok küçük cisimler keşfedilmeye başlandı. Mini gezegenler olduğu düşünüldü bunların önce. Şekilleri de küre gibiydi çünkü. Ama çok küçüklerdi işte. Ama sonra bunların gezegenlerden ayrı bir tür olduğuna kanaat getirildi ve “yıldızımsı” anlamına gelen “asteroid” adı verildi.
Sonra 1900’lerin başlarında “gezegen sınıflandırma” işi bayağı bir karışmaya başladı. Çünkü “Plüto” çıktı sahneye. Gayet küresel, gayet kütleli, büyükçe bir cisim. Gezegen olduğundan şüphe yoktu. Neptün ötesi gezegenlerden biriydi bu. Ama ufak bir sıkıntı vardı. Yörüngesinde. Yani yörüngesi Neptün’ün yörüngesi ile kesişiyordu kimi zaman. Pek özgür değil gibiydi.
Sonra artık tüm özellikler birleştirildiğinde yavaş yavaş neye gezegen diyeceğimizi kararlaştırmaya başladık. Gezegen dediğimiz şey bir yıldızın, bizim durumumuzda güneşimizin oluştuğu dönemlerde çevresinde biriken toz ve gaz bulutunda oluşan şeylerdi. Asteroidler ve diğer Neptün ötesi cisimler bu oluşum sürecinden arda kalanlardı aslında. Plüto her ne kadar boyutu ile bundan ayrılıyor gibi olsa da onu gezegenlik mertebesinden düşüren son darbe “gezegen nedir” sorusunu cevaplamak için belirlediğimiz son kriterle gelecekti.
2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği bir gezegeni gezegen yapan şeylerden birinin yörüngesi ya da yapısının yanında, geçmişi, hikayesinin de en az bunlar kadar önemli olduğuna karar vermişti. Bir gezegen olmak için bir cismin tabi yörüngesi ve yapısının belirli kriterlere uymasının ötesinde “özgür” olması gerekiyordu. Yörüngesinin diğer cisimlerden bağımsız, kendi yolu, kendi çizgisi olan, diğerlerinin yörüngesinden etkilenmeyen bir yolu. Üzerinde bulunduğu yörüngenin tek sahibi olmalıydı. Plüto maalesef öyle değildi. Onun yörüngesi Neptün ile, diğer Neptün ötesi cisimlerle sürekli etkileşim halindeydi. Sonuçta “cüce gezegen” denilen bir tanım yapıldı ve Plüto takımdan ayrıldı…
Yani bizim mahallemiz için artık karakterler ve rolleri belliydi. Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün… Gezegenler. Plüton ve Ceres cüce gezegenler, Uydu dediğimiz şey gezegenlerin yörüngesindeki cisimler. Ay, Ganymede, Europa gibi… Geri kalan her şey, asteroidler, meteorlar veya Neptün ötesi cisimler olarak tanımlanıyor. Bir nevi figüranlar gibi.
Ama her bir cisim bugün mahallemizin bugün olduğu hale gelmesinde çok önemli bir rol oynayacaktı. Geçmişleri hala boşluklarla dolu, henüz çözemediğimiz şeyler var, bizim güneş sistemimizin neden genel ortalamaya uymadığı, bazı felaketlerden nasıl sağ çıktığımız gibi. Her insanın biyografisinde boşluklar olduğu gibi. Ama dolduracağız bunları da bir gün. Biliyoruz. Ama o güne kadar biz asıl kahramanlarımızı daha iyi tanımamız lazım. Nerede, kimlerle yaşadığımızı. Bugüne gelmek için ne badireler atlattıklarını daha iyi anlamamız lazım. Bu sayede misafir olduğumuz şu harika evrenin, sahip olduğumuz mucizevi yaşamın değerini daha iyi anlayabilelim diye…
Haftaya Merkür’de buluşalım mı?




