Soğuk. Daha da soğuk olacak. Buz kardeşlere geldik yolculuğumuzda. Biri zaten bayağı asi. Hiç gruba uymuyor. Diğerini zaten çok geç öğrendik. Çok uzakta zaten. Üstünüzü sıkı giyindiyseniz son iki durağımız kaldı. Çok soğuk duraklar. Hadi o zaman. Buz Devi Kardeşlerden ilkine, Uranüse hoş geldiniz! Önce ilk durak. Uranüs. Bir buz devi. Bir yılı bizim 84 yılımız. Dünyanın 4 katı. Güneşe olan uzaklığı bizim güneşe olan uzaklığımızın 19.2 iki katı. 2.9 milyon km… Ortalama sıcaklık ise -165 derece… Soğuk demiştik… Ve onu herkesten ayıran bir özelliği var. O evrene diğer gezegenlerden çok başka bir perspektiften bakıyor… Uranüs…
Antik çağlarda bilinmiyordu. Normalde şartlar çok uygun olduğunda çıplak gözle görebiliriz onu ama ne zaman, nereye bakmanız gerektiğini bilmeniz lazım. Çünkü bayağı uzak. Güneşten uzaklığı dünyanın güneşe olan uzaklığından 20 kat daha fazla. Neredeyse 3 milyon kilometre. Çapı da dünyanın 4 katı. Soğuk demiştik değil mi? Ortalama sıcaklık, bulutların üst kısmında -165 derece… Ortalama diyorum bakın. Neyse. Dediğimiz gibi. Nereye baktığınızı bilmeden çok kolay değil onu çıplak gözle yakalamak. O yüzden teleskop icat edilmeden önce kimsenin ondan haberinin olmaması çok da şaşırtıcı değil. İlk defa William Herschel bulacaktı Uranüs’ü.
1781’de. Herschel aslında bildiğimiz bir müzisyendi. Ama astronomiye de çok meraklıydı. Almanya’da doğmuş, İngilizler adına savaşmış, Fransızlara yenildikten sonra İngiltere’ye kaçmış ve burada Bath şehrine yerleşmişti. Burada müzisyenliğe devam ederken evinin bir bölümünü de teleskop imalathanesine çevirmişti. Bu arada ailesinin baskısından kaçan kızkardeşi Caroline de yanına taşınmış, “evlenip ömrümün sonuna kadar kocamın çoraplarını dikeceğime gözümü fezaya dikerim” diyerek abisinin hem teleskop üretiminde hem de keşiflerinde yardımcı olmuştu. Uranüs’ün keşfini de birlikte yapmışlardı zaten.
Herschel bu arada bu teleskop işinde bayağı geliştirmişti kendini. Dönemin en iyi teleskoplarını yapıyordu. Evi ve atölyesi bugün hala müze olarak sergilenir. Yolu düşen Bath’ta burayı ziyaret edebilir. Herschel bu arada büyük bir meydan okumaya da girişmişti. Gökyüzündeki tüm cisimleri tarayacağım demişti. Caroline de bunun için bir sistem geliştirmiş, kendilerince gökyüzünü parselleyerek her gün belirli bir bölgeyi taramaya başlamışlardı. Zamanla ikiz yıldızları, yıldız kümelerini, nebulaları kayıt altına almış, müthiş bir katalog geliştirmişlerdi. Kendisinden yüzyıllar sonra bile kullanılacak bir katalog.
13 Mart 1781’e geldiğimizde ise William oldukça ilgi çekici bir yıldız görmüştü. Kendi geliştirdiği teleskobunun gücü sayesinde de bu yeni cismin görüntüsünde bir gariplik olduğunu anlamıştı hemen. “Ya toz bulutu içinde bir yıldız ya da bir kuyruklu yıldız bu” diye düşünmüştü. Ama hareket ettiğini gördüklerinde bir yıldız olamayacağını anlamışlardı. Bir kuyruklu yıldız mı o zaman? Yok. Öyle olsaydı yörüngesi daha “eksantrik” olurdu. Bu gayet satürn ötesi bir gezegen gibi davranıyordu. Görüntüsü de bir gezegene çok benziyordu. Bir deyiş vardır. Ördek gibi görünüyorsa, ördek sesi çıkarıyorsa, o zaman ördek olabilir diye. Evet. Bu bir gezegendi kesinlikle. Daha önce kimsenin görmediği bir şey görüyorlardı.
Bu bulgusunu dönemin kralı üçüncü George’a anlatmış, güçlü bir teleskop yapılabilirse kendilerine de gösterebileceğini söylemişti. Kral da kendisini kraliyet astronomu olarak görevlendirmiş, Caroline’i de yardımcısı olarak atamış ve Windsor Kalesine büyük bir teleskop inşa etmişlerdi.
Bu şerefe nail olmak tabi büyük olay. O yüzden William bu gezegene George gezegeni adını vermek istemişti. Ama Alman astronom Johann Bode “mitolojiden şaşmayalım” demiş ve Yunan gökyüzü tanrısı “Uranüs” ismini verelim demişti. Bu zamana kadar dikkat ettiyseniz tüm gezegenler isimlerini Roma tanrılarından alıyordu. Uranüs ismi yunan tanrılarından alan tek gezegendir sistemimizde. Bu arada Bode’nin sözünün geçmesi de normal. 17. Yüzyılın sonunda Alman astronomisinin lideriydi ve bunun da ötesinde bugün Titius-Bode yasası olarak bildiğimiz bir yasanın inşasında da önemli bir rol oynamıştı. Çok ilginç bir yasadır bu da. Basitçe şöyle açıklamıştı:
Gezegenlerin aralarındaki mesafeye dikkatli bakın. Aralarında çok ilginç bir orantı olduğunu göreceksiniz. Güneş ile Satürn arasındaki mesafeyi 100 birim olarak aldığımızda Merkür bu durumda 4 birim olacaktır. Venüs ise 4 + 3 şeklindedir. Bundan sonrası ise her gezegen diğerinin iki katı şeklinde devam eder. Dünya venüsün iki katı yani 6 + 4. Mars? 12 + 4. Marstan sonra 24 birimlik bir boşluk var. Sonra Jüpiter 48+4, Satürn 96+4 gibi… Gerçekten de bu şekilde hesapladığınızda gerçek uzaklıklara da çok yakın bir hesaplama çıkıyordu. Gerçek birimler çok ufak sapmalarla bu orantıyı takip eder. Uranüs’ü hesapladıklarında da bu yasayı takip eder.
Bu tabloda bu hesaplama ile gerçek ölçümleri de görebiliriz. Ama tabi Neptün’de bu hesaplama büyük bir sapmayla sonuçlanmıştı… Ama bu yasa bazı sistemlerde çok iyi çalışıyordu. Bu yasayı kullanarak var olmayan gezegenleri de tahmin edebiliyorlardı kimi zaman. Bunu daha küçük sistemlere de uygulayabiliyordunuz. Garip bir şeyler vardı burada.
Elbette simyanın ve mistisizmin oldukça güçlü olduğu bir dönemden de bahsediyoruz. Astronomi henüz kendini tam olarak ayıramamıştı bu arayışlardan. O yüzden birçok isim bu ilginç sayısal tesadüfe bir anlam bulmaya çalışmıştı. Johannes Kepler de bunlardan biriydi. Çok da şaşırmamak lazım. Doğrudan Kepler’in annesi bir cadı olduğu şüphesi ile yargılanmış biriydi. Simyacılığı ve mistisizmi de annesinden öğrenmişti kepler. Ve gezegenlerin yörüngelerindeki bu orantıyı o da araştırmıştı.
Bir gün geometri dersine hazırlanırken de şekillerle oynarken ilginç bir şey keşfetmişti. Bir daire içerisine çizdiği üçgenler içerisinde başka bir dairenin belirdiğini görmüş ve bu iki dairenin orantısının Jüpiter ve Satürn’ün yörüngelerini doğrudan yansıttığını keşfetmişti. Aynı şekilde diğer gezegenlerin yörüngelerini de oturtmaya çalışmış ama olmamıştı. Tabi vazgeçmemiş ve üç boyutlu şekillerle oynamaya başlamıştı. Bir matruşka gibi en dışta bir küre, içinde bir küp. Bu küp Jüpiter’in yörüngesini yansıtıyordu. Onun içine bir tetrahedron koymuş ve bu tetrahedron içindeki daire de marsın yörüngesine karşılık geliyordu. Küre içine dünyaya karşılık gelen bir dodekahedron, Venüse karşılık gelen bir ikosahedron ve merküre karşılık gelen bir oktahedron koymuştu. Bu şekilde bir “model” geliştirmişti kendince. Bir kitapta yazmıştı bununla alakalı. Bir gizem olduğuna inanmıştı. Fakat bu işte her insanın gösterdiği bir eğilimdir. Olmayan bağlantılar kurma çabası. Lotoda çıkacak sayılardan şanslı sayılar yakalamaya çalışması. Veriler içinde yanıltıcı bağlantılar bulma çabası.
Zira kepler bu çabalarına devam etmiş ve Kepler’in Üçüncü Yasası olarak bildiğimiz bir çalışmasında gezegen yörüngelerinin küpünün dönüş sütelerinin karesi olduğuna dair bir çıkarım yapmıştı. Daha sonra bunun zaten Newton’ın Kütleçekim Yasası olduğunu anlamıştık. Bu bağlantı zaten bir yasaydı. İki cisim arasındaki kütleçekim kuvveti aralarındaki mesafenin ters karesiydi. Uranüs’e dönersek tekrar. Onun yörüngesinin hiç de garip olmadığını söyleyemeyiz. Uranüs ve Neptün çok uzak oldukları için diğer gezegenlere göre en az çalışılan gezegenler. Aslında bu ikisini de sadece 80’lerin sonunda bir kez ziyaret edebildik. O da uzaktan oldu.
Çok genel anlamda Uranüs, Jüpiter ve Satürn’e çok benziyor. Ama ikisinden de daha küçük, daha uzak ve çok daha soğuk tabi ki. Bu açıdan çok sıradan bir yaşamı var diye düşünebiliriz. Ama metan buzu ile yoğun bulutlarının altında garip bir karışım var. Hidrojen ve helyumdan öte içi çeşitli buzlarla kaplı. Bu yüzden gaz devinden öte buz devi olarak anılır. Kimi zaman çok şiddetli rüzgarlar da yaşar. Büyük ihtimalle de mevsimsel bu rüzgarlar.
Bunun yanında Uranüs’ün manyetik alanı da bir garip. Çok güçlü. Ama garip. Bir kere manyetizma merkezi gezegenin merkezi ile eşit değil. Bir de gezegenin dönüşü ile uyumlu olmayan bir eğimi var. Bunun sebebini de konuşacağız birazdan. Bir de uydularına bakalım. 20’den fazla irili ufaklı uydusu var Uranüs’ün. İsimlendirme konusunda burada da sürüden ayrılıyor. Shakespeare’in ve Pope’un şiirlerinden ve oyunlarından alıyor bu uydular isimlerini. Miranda, Ariel, Umbriel, Titania ve Oberon… En büyük beş uydusunun isimleri. Tabi bir de ne demiştik? Tüm gaz ve buz devlerinde olduğu gibi Uranüs’ün de halkaları var. Evet. Hem de 13 halka.
Ama Uranüs’ü sistemimizdeki diğer gezegenlerden asıl ayıran özelliği duruşu… Evet. Uranüs bildiğiniz yan yatmış durumda. Tüm gezegenler güneş çevresindeki yörüngelerine uygun şekilde çok az sapmalarla benzer eğim ile hareket ederken, Uranüs… Bir şekilde yan yatmış durumda. Hem de 90 dereceden fazla bir şekilde. Halkalar da buna uygun şekilde yan duruyor…
Bu nedenle uranüsün kuzey ve güney kutupları uranüsün 84 dünya yılına denk gelen bir yılının yarısında biri diğer yarısında diğeri güneşe dönecek şekilde konumlanır. Yani uranüsün kutuplarında yaşasaydınız, güneş tepenizde daireler çizer dururdu. Bu daireler gittikçe büyür, büyür ve 21 yıl hiç batmayan güneş bir gün batar ve 42 yıl boyunca sürecek bir kış başlardı… Ekvatorda yaşasaydınız 8.5 saatlik bir gündüz gece döngüsü yaşardınız. Yani Uranüste mevsimler çok daha ekstrem geçer. Ama asıl soru bu yana yatma olayı. Nasıl oldu da Uranüs böyle oldu? Ne yıktı onu acaba?
Bu önemli gizemlerden birisi. Tabi tek bir cevap olmayabilir. Çünkü bildiğimiz bir şey var. Uranüs’e bunu yapan her neyse uydularının da aynı şekilde yer değiştirmesine neden olmuştu. Teorilerden birisi Uranüs’ün zamanında çok büyük ve çok yakın bir uydusu olduğunu söylüyor. Bu uydu Uranüs’ün yörüngesinin radikal bir şekilde eğilmesine neden olmuş olabilir. Daha sonra bu uydu Uranüs’ün başka cisimlerle etkileşimi sonucunda sistemden dışarıya atılmış olabilir.
Fakat en çok kabul edilen teori Uranüs’ün doğduktan hemen sonra dünya boyutunda veya daha büyük bir gezegen ile çarpıştığı yönünde. Bu gezegen Uranüs’e çarpıp, onu yatırıp, parçalara ayrıldıktan sonra Uranüs tarafından yutulmuş olabilir. Bir kısmından da uyduları oluşmuş olabilir. Uranüs’ün manyetik alanındaki kayma da bu çarpışma sonucu oluşmuş olabilir diyor astronomlar.
Uranüs’ün bilim tarihindeki yeri ise başta da belirttiğimiz gibi bir dönüm noktasıdır aslında. Bu gezegenin araştırmalarına baktığımızda iki ayrı yaklaşım görürüz. Birincisi Kepler’in araştırmalarında gördüğümüz gibi numeroloji gibi mistik sahte bilimsel yaklaşım ile astrolojiden doğan astronomi çalışmaları. Diğeri ise Herschel’in çalışmalarında gördüğümüz sistematik, bilimsel yönteme dayanan çalışmalar. Bode yasasında gördüğümüz tartışma da bu ikisinin tam ortasındadır aslında. Güneş sistemimizde olduğu gibi. Bu serinin başlangıç videosunda da bahsettiğim gibi bir taraftan baktığımızda saat gibi işleyen bir sistem görüyoruz. Diğer tarafta ise olasılıklar, kaos, her gezegeni şekillendiren yıkıcı olaylar…
Gezegenlerin yaşamları da bu ikisinin karışımını sunuyor bize. Tıpkı bizim gibi. Yaşamak gibi. Düzenli, sistematik ve mantıklı düşünceler ve kararlarla kaosun, rastlantısallığın hüküm sürdüğü yaşam gibi. İşte o yüzden çok keyiflidir astronomi. Evreni anlamak işte o yüzden kendimizi anlamaktır. Uranüs’ü de arkamızda bırakıyoruz yavaştan artık. Ve son durağımıza doğru yol alıyoruz… Evet. Bir yolculuğun şimdilik sonuna doğru… Neptün’e gidiyoruz haftaya. Neptün’de görüşmek üzere o halde.




