Ne yolculuktu ama değil mi? Evet. Geldik son durağa. Şöyle arkanıza dönüp bir bakın… Nerelerden geçtik, neler neler gördük. Şimdiyse çok çok uzaklardan bakıyoruz evimize… Güneş bile küçüldü sanki. Onun gücü de buralarda bayağı hafifliyor aslında. Işığı en azından. Gittikçe zayıflıyor. Buralarda ise… Neptün. Şimdilik son durağımız. Başka evrenlere açılan bir kapı, köprüden önce son çıkış. Buradan sonra bazı kontrol noktalarını da geçtikten sonra kozmik bir boşluk karşılayacak bizi. Ama önce. Neptün… Buz devimiz. Uzak dedik ya. Bayağı uzak. Bizim güneşe uzaklığımız 150 milyon km’yken o neredeyse 4.5 milyar km uzakta.
Neptün. Doğrudan gözlemle değil, kağıt üzerinde keşfedilen ilk gezegen. Evet. Ve aslında yanlış yerde duran bir gezegen. Evet. Neptün’ün orada olmaması gerekiyordu. Zorbalığa uğradı desek yeridir. Ve aslında olması gereken yerden itildi, dışlandı bir anlamda. Önceki bölümden başlayalım Neptün’ün hikayesini anlamak için. William Herschel Uranüs’ü keşfettikten sonra astronomlar bu cismin tarihteki kayıtlarını incelemeye başladılar.
Farklı kataloglarda, teleskopları çok da net olmayan astronomlar tarafından bir “yıldız” olarak kaydedilmişti Uranüs. Herschel onun bir gezegen olduğunu kanıtlamadan önce 1690 ila 1771 arasındaki dönemde 20’den fazla gözlem yapılmıştı. 1820’lere geldiğimizde ise Uranüs’ün 84 yıllık yörüngesindeki konumu çok hassas bir şekilde de belirlenmişti. Ama bu bilgide bir gariplik vardı. Çünkü Uranüs’ün rotası olması gerekenden farklıydı. Bir sapma vardı. Sanki. Bir şeyler. Onu çekiştiriyor gibiydi. Tabi bu şeyin ne olduğuna dair en güçlü aday daha önce görülmemiş bir gezegendi. Bu sorunun çözümü ise astronomlardan değil matematikçilerden gelecekti.
Biri Urbain Le Verrier, diğeri ise John Couch Adams’tı.
Aslında şifreyi ilk çözen Cambridge’teki genç matematikçi John Adams’tı. Ama işte gençti ve o dönem ingiltere’de astronominin en önemli ismi George Airy’e bu keşfini açıkladığında, pek ciddiye alınmamıştı. “Hesaplamalarıma göre Uranüs’ün ötesinde bir gezegen var. Araştırmamız lazım” dediğinde, “tamam tamam. Bakarız” demişti. Adams çok da destek bulamamış şekilde araştırmalarına devam ederken Paris’ten onu üzecek haber gelmişti. Le Verrier bulgularını Berlin gözlemevindeki astronom Johann Galle ile paylaştığında Galle hemen o gece gözlemlere başlamış ve sadece 30 dakika içerisinde Le Verrier’in hesaplamalarına göre işaret ettiği yerde yepyeni bir gezegenle karşılaşmışlardı. Galle hemen Le Verrier’e yazmış ve “Monşer. Bahsettiğiniz gezegeni tam da işaret ettiğiniz yerde gözlemledik” demişti. Le Verrier de tabi “Hızlı aksiyona geçtiğiniz ve hesaplamalarımı dikkate aldığınız için teşekkürler. Birlikte yepyeni bir dünyamız oldu.” Diye cevap vermişti.
Mars videosunda bahsettiğimiz Gustav Holst’un gezegenler süitinde de Neptün’ün melodisi son gezegen olması nedeniyle bir sönme, Neptün ötesi boşluğu ifade edecek şekilde derin bir melodiye sahiptir. Son notaları ise bir kadın seslendirmiş ve kapı kapandıktan sonra son nota da duyulmaz hale gelene kadar devam etmiştir…
Son gezegen diyoruz tabi ama Neptün sistemimizdeki son “cisim” değil elbette. Sonra Plüton geldi, Neptün ötesi yığınla cisim keşfettik filan ama elbette gaz devlerimizin sonuncusu Neptün. Yine diğerlerinde olduğu gibi dış katmanları hidrojen ve helyum ağırlıklı. Jüpiter gibi çeşitli şeritler halinde gözlemleyebileceğimiz hava olaylarına da sahip. Ve çok büyük, şiddetli fırtınalar da mevcut. Jüpiter’deki kızıl noktaya benzer bir “Dev Karanlık Noktası” da vardır. Dünya boyutundaki bu nokta Jüpiter’dekinden de belirgin bir dev fırtına aslında.
Bir teleskoptan baktığınızda da atmosferindeki metan nedeniyle Uranüs’ten daha “mavi” görünür. Garip bir şekilde de aslında çok uzak olmasına rağmen Neptün güneşten aldığından iki kat daha fazla enerji salınımı gerçekleştirir. Bunun sebebi se Neptün’ün sıcak çekirdeğinin soğuması nedeniyle oluşan enerjidir aslında. Ve yine elbette neptün’ün de halkaları var. Dört adet. Neptün’ü de yine Uranüs gibi 1989’da Voyager 2 ile bir kez ziyaret edebilmiştik. Ama Neptün ile ilgili asıl ilginç bilgi ise şu.
Bulunduğu konum bahsettiğimiz gibi güneşten fazla uzak. Buralarda aslında çok da dramatik olaylar beklemezsiniz. Yani. Bu boyutta bir gaz devinin buralarda, yıldızından bu kadar uzaklıkta oluşması… Beklenmez. Evet. Neptün’ün bulunduğu yerde doğmuş olması neredeyse imkansız. Şimdi.
Bir yıldızdan uzaklaştıkça gezegenlerin boyutlarında belirli bir orantı söz konusudur. Küçük olanlar yıldıza yakın, devasa olanlar ise uzaktadır. Kütleler ise sistemin dışına doğru azalma eğilimi gösterir. Bunun nedeni büyük ihtimalle bizim durumumuzda güneşimizin de oluştuğu toz ve gaz bulutu ile alakalı. Teoride güneşin çevresindeki toz ve gaz bulutundaki herhangi bir çemberde ne kadar malzeme varsa o bölgede oluşan gezegenin kütlesi de o kadar yüksek olur. Tabi daha sonra bu gezegenlerin kütlesini artıran ya da azaltan ya da daha da ilginci gezegenlerin yörüngelerini değiştiren olaylar da gerçekleşebilir. Ama başlangıç noktası neresiydi?
Şimdi. Tabi güneşin ve gezegenlerin oluştuğu buluttan şu anda eser yok. Ama yeni oluşan başka sistemlere bakarak kendi hikayemizi de anlamaya çalışabilriiz. Ama buradaki sorun en yakın gezegen sisteminin bile çok uzak olması. Başka bir sorun da astronomlar sadece gaz ve toz görebiliyor ve henüz yeni oluşan bir gezegeni o karmaşa içerisinde ayırt edebilmek zor olabiliyor.
Sonuç olarak astronomlar tümdengelim yöntemine başvuruyorlar. Yani sistemimizin şu anki haline bakıp zamanı geriye doğru oynatıp olan biteni anlamaya çalışıyorlar. Burada da ilginç ama bir o kadar etkili bir yöntem uyguluyorlar. Biliyoruz ki o toz ve gaz bulutunda hidrojen ve helyum çok yoğundu ancak bir gezegende bulunan demir ve silikon gibi elementler bu gezegenlerin neyden doğduğunu net bir şekilde gösteriyor. Burada araştırmacılar bu özellikle kayalık gezegenlerin bileşimini alıp, büyük ihtimalle en az bozulan yapı güneş olduğu için gezegenlerin kimyasal bileşimi güneşinkine denk gelecek şekilde hidrojen ve helyum ekliyorlar. Sonra ortaya çıkan kütleyi ilk baştaki toz bulutuna karşılık gelecek şekilde dağıtıyorlar. Bu sayede sistemdeki “malzeme” yoğunluğu ile ilgili fikir sahibi olabiliyorlar.
İşte bu yöntemi bizim sistemimize uyarladıklarında bir sorunla karşılaştılar. Bu yaklaşıma göre güneş sisteminin şu anki çapına yayılmış bir toz bulutunda gezegenlerin, özellikle gaz devlerinin oluşması milyonlarca yıl sürebilir ve hatta gaz devleri hiç oluşmayabilirdi. Oluşmamalıydı. Ama gaz bulutu eğer çok daha küçük bir alanda sıkışmış olsaydı bu mümkün olabilirdi. Görünüşe göre de öyleydi. Evet. Gezegenler aslında güneşe çok daha yakın bir bölgede oluşmuşlardı. Şu anki konumlarından çok daha yakınlardı güneşe. Özellikle devler.
Ve evet. Güneş sistemimiz zaman içerisinde genişlemiş, büyümüştü. Bu yaklaşımı 2005’te yayımlanan ve güneş sisteminin oluşumunu simüle eden, Fransa’da yapılan bir çalışmaya dayanarak Nice Simülasyonu olarak da biliyoruz. Bu bilgi şu açıdan önemli. Bu simülasyondaki hesaplamalara göre Neptün’ün orada olmaması gerekiyor. Evet. Gezegen kütlelerinde orantılı bir artış ve azalma gözlemlenmesi bekleniyor. Jüpiter mesela Dünya’nın kütlesinin 320 katı, Satürn, 95 katı… gibi. Uranüs ise 14 katı… Peki Neptün? 17 katı… Hmm. Burada bir gariplik var. Aslında Neptün değil… Uranüs son gezegen olmalıydı. Neptün ait olduğu yerde değil!
İşin ilginç yanı Nice Simülasyonunda bu da ortaya çıkıyor. Bu simülasyonda her gezegen için bir başlangıç noktası belirleniyor ve simülasyon oynatılıyor. Çıkan sonuçlara bakıldığında da herkesin dikkatini çeken bir model çıkıyor ortaya. Bu modelde Uranüs ve Neptün garip bir şekilde yer değiştiriyor. Bunun nedeni ise Jüpiter ve Satürn’ün olaya dahil olması. Jüpiter ve Satürn’ün kütleçekim etkisi Uranüs ve Neptün’ün yerlerini bir noktada değiştirmeye başlıyor.
Kısacası Jüpiter önce iç bölgelere doğru ilerlerken daha sonra dış bölgelere doğru yol alıyor. Satürn, Uranüs ve Neptün’de uzaklaşıyor bu sırada. Ama şu anki konumuna yerleşmeden önce gezegenler asteroidleri de bir anlamda yerlerine yerleştiriyor. Mars’ın uyduları Demios ve Phobos da büyük ihtimalle bu dönemde Mars’ın yörüngesine giriyorlar. Diğerleri asteroid kuşağını, Neptün ötesi cisimleri oluşturuyor. Derken. Bu kaotik dönemde işte serseri asteroidlerin hepsi bir anlamda kontrol altına alınacak ve bu da bizim için iyi haber olacaktı. Neptün ise iki devin etkisi ile asıl yörüngesinden saparak şu anda olduğu yere gelecekti…
Dışlanmış, en dış gezegenimiz Neptün… Son olarak daha önce de bahsetmiştik. Neptün. Hiç de bulunmak isteyeceğiniz bir yer değil. Tüm diğer nedenlerin yanında, korkunç, sesten hızlı rüzgarları nedeniyle. Neptün’ün atmosferinin üst kısımlarında sıcaklıkların neredeyse -218 derece olduğunu biliyoruz. Bunun yanında çekirdeğinin de 5000 C dereceye kadar ulaştığını biliyoruz. Çoğunlukla bu sıcaklık farkı nedeniyle Neptün’de saatte 2100 km hıza varan rüzgarlar yaşanır. Dev Karanlık Nokta ve diğer tüm büyük fırtınalar da bunun sonucudur zaten. Peki neden Neptün diyoruz ona? Hep Neptün mü dedik? Hayır tabi ki…
Keşfedildiğinde ilk etapta bir ismi yoktu. "Uranüs’ün ötesindeki gezegen" veya "Le Verrier’in gezegeni" diyorlardı ondan bahsederken. İsim konusunda ilk öneri Galle’den geldi. Janus diyelim dedi.. Daha Oceanus ismi de önerildi. Le Verrier ise “ben buldum ben koyarım ismini” dedi ve “Neptün” diyelim dedi. Ama sonra vazgeçip “hayır. Benim ismim olsun” dedi. Fransızlar da bu ismi kabul etti bu arada. Bazı eski Fransız kaynaklarında Uranüs’e Herschel ve Neptün’e Le Verrier dendiğini görebilirsiniz.
29 Aralık 1846’da ise Alman Rus astronom Friedrich von Struve gezegen için Saint Petersburg Bilimler Akademisi’ne Neptün ismini önerdi. Daha sonra da Neptün gezegenin uluslararası kabul görmüş ismi oldu. Roma mitolojisi’nde Neptün, deniz tanrısıdır. Greko-Romen kültürle doğrudan bir ilişkisi olmayan ülkelerde bile bu ismin değiştirilmiş şekilleri kullanılmaktadır. Örneğin, Çince, Japonca ve Korece’de gezegen için "Deniz Tanrısı’nın Yıldızı" anlamındaki yerel sözcükler kullanılmaktadır. İşte böyle… Neptün. Son, soğuk, dışlanmış gezegenimiz. Onunla bir sayfayı kapatıyoruz. Ama elbette bu sayfaya son bir not daha ekleyeceğiz.
Bahsetmediğimiz uydular, cüce gezegenler, kuşaklar ve çok daha fazlası var bu hikayede. Onlara da özel bir paragraf açacağız ileride. Ama şimdilik bir soluklanalım. Yorulduk. Ama güzeldi değil mi? Bundan sonra peki? İleride kozmosa doğru yol alacağız. Çok başka hikayelerle… Çok ilginç dünyalarla, olaylarla tanışacağız. Kara delikler, galaksiler, nötron yıldızları. Evren o kadar büyük gizemlerle dolu ki… Hepsini konuşacağız. Başka bir zamanda. O zamana kadar. Her zaman olduğu gibi.




