2024 yıl geçti… Neyden beri? Hz İsa’nın doğumundan beri. Yani. O da kesin değil bu arada. Birçok kaynağa göre doğumun milattan önce 4 ila 6 yılları arasında olduğu söyleniyor. Kaldı ki 0 yılı da yok. MÖ 1’den MS 1’e geçiyoruz direkt. Ama konumuz bu değil.
Yani biliyorum. Herkesin üzerinde mutabık olduğu bir takvim sistemi kullanmamız gerekiyor. Ama ben şahsen bu takvimi sevmiyorum. Tabi bu şahsi görüşüm. Hiçbir Şey Tesadüf Değil isimli podcast serimizin son bölümünde de bundan bahsetmiştim. Henüz haberi olmayan varsa bir podcastimiz olduğunu da hatırlatmış olayım bu arada. Bu takvimi sevmiyorum çünkü motivasyonum şu: şaka gibi gelecek belki ama insanlığın başlangıcının 2023 yıl önce olduğunu düşünen insan sayısı az değil. Evet. İnsanlığın sadece 2024 yıldır yerküreyi adımladığını düşünen var ciddi ciddi. Bu biraz işte algı problemi yaratıyor. Şahsen Kurzgesagt YT kanalının kullandığı ve Göbeklitepe’yi yani medeniyetin başlangıcını baz alan 12000 yıllık takvime daha yakınım. Tabi o da asıl boyutu göstermiyor bize. Biz 300.000 yıldır buralardayız. 300 bin yıldır doğuyor büyüyor ölüyoruz. 100 milyarı geçti bu sayı bu arada. 100 milyarın üzerinde insan doğdu ve öldü tarihte. Bu insanları neden yok sayıyoruz? Bu insanların yaşadıklarını? Onların bize miras bıraktıklarını. Motivasyonum bu…
O yüzden 2024 yılı kutlu olsun tabi hepimiz için ama yılbaşı benim için çok bir şey ifade etmediği için ben yine biraz geçmişe bakalım istiyorum. Nereden geldiğimize bir bakalım. Hem nereden geldiğini bilmezsen nereye gideceğini de bilemezsin değil mi? Peki. O zaman biraz rasgele, biraz aşırı genellenmiş bir liste ile insanlık tarihinin en önemli yıllarına bir gidelim birlikte.
İlk durağımız çok uzakta değil. Şanlıurfaya gidelim. Göbeklitepe’ye. Tarihin sıfır noktasına. 1963 yılında oralarda bir şeyler olduğundan şüpheleniliyordu. İlk keşif o zamanlara dayanır fakat çok uzun süre, 90’lı yıllara kadar bu denli, tarihin akışını değiştirecek bir keşif olduğunu kimse anlamamıştı. Göbeklitepe en nihayetinde gün yüzüne çıkarılınca avcı-toplayıcı insanlığın hiç de öyle dünyadan bihaber olmadığını gösterdi. Dini ritüellerin, işbirliğinin, medeniyete ve yerleşik hayata geçişin tahmin edilenden çok daha derinlerde olduğunu da gösterdi bir taraftan. Göbeklitepe’ye kadar yazının icadı ve şehir devletlerin kuruluşu ile birlikte MÖ 3000-4000 yıllarına dayandırılan bu “medeniyetin başlangıcı” algısını yıkan bir keşiftir Göbeklitepe. Yani bundan 12.000 yıl kadar öncesinde inşa edilen Göbeklitepe bir anlamda insanlığın evrene “biz de buradayız” mesajını çok daha güçlü bir şekilde verdiği yerdi.
Tabi haksızlık etmememiz lazım değil mi? Fransa’daki Chauvet mağazasındaki insanları da analım burada. 30 bin yıl öncesinden el sallıyorlar bize. O mağara duvarlarına bıraktıkları el izleri ile. İnsanın bilinçli olarak bıraktığı düşünülen en eski izler bunlar. Elbette keşfedilmemiş neler vardır ama elimizdeki güvenilir verilerle devam edelim biz.
Bundan 12 bin yıl öncesine gittiğimizde yine insanın doğayı evcilleştirme macerası karşımıza çıkıyor. Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün, Filistin ve Mısır’ı kapsayan Levant bölgesi olarak bildiğimiz bölgede buğday, tahıl, mercimek gibi ürünleri ekip-biçmeye başlayan ve avcılıktan, göçüp durmaktan yorulan insanlık sakinleşmeye, yerleşmeye başlamıştı. Ki yine MÖ 9100 yılında bugün güney kıbrıs’ta bulunan Klimonas’ta bizim keşfettiğimiz kadarıyla bilinen en eski tarım toplumu kurulacaktı. Bu sakinleşme, yerleşme sonrası tabi çorap söküğü gibi. Sonra koyunlar evcilleştirilecek, Nil nehrinin kıyısında ve Mezopotamya’da tarımcılık çok büyük çaplı bir yaşam biçimine dönüşecekti.
6 bin yıl kadar önce Kazakistan’da atlar evcilleştirilecek ve bu büyük bir dönüm noktası olacaktı. Yine bu tarihlerde Mısır’da öküzlerle sabanlar çekilmeye başlayacaktı.
Tabi bu o kadar iyi gelmişti ki insanlara. Artık pek bir yerlere gitme niyetleri yoktu. Ve MÖ 4000’li yıllarda Mezopotamya’da, özellikle bugün Irak olarak bildiğimiz bölgede ilk şehirler kurulacaktı. Hatta efsanelere göre Sümerler MÖ 6 bin yılında Eridu olarak bildiğimiz bölgede dünyanın en eski şehrini kurmuşlardı. Daha sonra MÖ 2000’li yıllarda sırasıyla yine Sümerler’in kurduğu Uruk, Lagaş ve Ur dünyanın en büyük şehirleri haline gelecekti. Tabi bu birlikte yaşama, bir anlamda refaha ulaşma, sakinleşme, yemek için hayatını riske etmeme sayesinde yavaş yavaş “inovasyonun da” doğuşuna tanık oluyoruz. Yine Mezopotamya’da MÖ 3500’lerde ilk tekerlekli araçlar ortaya çıkıyor. Hemen ardından ilk yazılı sistemler yine bu bölgede doğuyor. Mezopotamya’da Çivi yazısı, Mısır’da Hiyeroglifler ve bugün Afganistan olarak bildiğimiz bölgede Harappan yazısı olarak da bilinen İndus yazısı ortaya çıkıyor. Farklı farklı yerlerde, yerleşmeye başlayan insanlık icatlar ortaya çıkarıyor, yaşadıklarını yazılarla, sembollerle anlatmaya başlıyordu. Tabi bir not olarak, tüm bu modern dünyayı şekillendiren keşiflerin çıktığı bölgenin bugünkü hali de çok üzücü değil mi? Neyse. Bu ayrı bir konu.
Sonra tabi insanlık kendini tutamıyor ve devasa yapılar birer birer yükselmeye başlıyor dört bir tarafta. MÖ 2000’lerde Büyük Piramit inşa ediliyor. Aynı zamanlarda İran topraklarında Zigguratlar yükseliyordu. İngiltere’de Stonehenge, Çin’de de pek bilinmese de piramitler vardı, İrlanda’da Newgrange tapınakları… Bu yapıların farklı coğrafyalarda, aynı zamanlarda yükselmesi de bir göstergeydi aslında. İnsanlık yeryüzüne sığmıyor, varlığını haykırmak istiyordu bir nevi.
Sonra tabi birlikte yaşamanın bazı gereklilikleri vardı. İlk yazılı yasalar karşımıza çıkmaya başladı. MÖ 1754’te Hammurabi kanunlarında Babil Kralı Hammurabi “Marduk (Babil’in Tanrısı) halkı yönetmem ve ülkeye yardım getirmem için beni gönderdiğinde, ülkenin dilinde yasa ve adaleti tesis ettim ve halkın refahını artırdım.” Demiş ve adaleti tahsis edecek bir dizi yasa belirlemişti. Bir arada yaşamanın yarattığı sorunların arttığını ve bu yasaların doğal bir reaksiyon olduğunu da gösteriyor bize bu.
Sonra mezopotamya’nın hemen yanında, burada yaşanan refah ve bilgi birikimin de etkisi ile MÖ 800’lerde Antik Yunan Medeniyeti doğacaktı… İlk büyük savaşları da görmeye başlayacaktık tabi. Perslerle Yunan Medeniyeti uzun sürecek bir savaşa tutuşmuş, en nihayetinde Yunan Medeniyeti serpilmeye başlamıştı. Tragedya doğmuştu bir anlamda. Sanatın da ilk organize pratiği ile tanışacaktık. MÖ 429’da Sofokles’in Kral Oeidipus oyunu Atina’da sahnelenecekti. Aynı dönemde Herodot’un Yunan-Pers savaşlarını kaleme aldığı Tarih kitabı ortaya çıkacaktı. Bu çabalar, tarihi kayıt altına alma çabaları gittikçe yaygınlaşacak ve bir anlamda insanın hafızası daha da güçlenecekti. Bilgi birikim nesiller boyunca aktarılacak, Roma’yı tekrar tekrar keşfetmek gerekmeyecekti.
Roma demişken. Atina’da bunlar olurken İtalya’da da çok geçmeden Roma Medeniyeti doğacaktı. Bu dev iki medeniyet savaşlarla, felsefeyle, düşünceyle, sanatla, sporla bir anlamda medeniyetin temellerini atmışlardı. Zaten MÖ 400’lerde Hipokrat yemini ortaya çıkacak ardından Platon Atina’da Akademi’yi kuracak ve hemen ardından Aristo yine Atina’da Lyceum’u, bizim bugün Lise olarak kullanageldiğimiz okulun orijinalini açacaktı.
Tabi insanlar bir arada yaşamaya başladıktan sonra her dönem karşımıza çıkan ve tüm dünyanın siyasi iklimini de tamamen etkileyen bir olgu vardı. İnanç sistemleri. Antik Mısır inanışlarından Çin’de Konfüçyüsçülük, Hindistan’da Hinduizm ve Budizm, sonrasında Hristiyanlığın ve nihayetinde İslamiyetin doğuşuna kadar sayısız din ve inanç sisteminin doğuşuna da tanık olduk.
Bu süreçte sayısız yeni medeniyetin doğuşu ve yıkılışına da şahitlik ettik. Avrupa karanlık çağlara girerken orta doğu’da müthiş bir aydınlanma baş gösterecek, Al-Harezmi, Biruni, Hayyam, Battani, Farazi ve daha birçok isim bilimin, bilimsel düşüncenin, bilimsel yöntemin temellerini atacak, robotikten, optiğe, fizikten matematiğe birçok alanda Antik Yunan, Çin ve Hint metinlerinin üzerine koyarak müthiş bir aydınlanma başlatacaklardı. Tabi bunlar olurken Cengiz Han diye bir adam çıkacak ve bir anlamda tüm dünyada bütün çarkları yerinden oynatacaktı. Bazı coğrafyalarda yüzlerce yıllık birikimi, kitapları, mirası yerlebir edecek, güç dengesinde inanılmaz bir değişim yaratacaktı.
Orta Doğu’dan yayılan aydınlanma sönmeyecekti ama. Önce Avrupa’ya oradan da tüm dünyaya yayılacak bir hareket başlatacaktı. Tabi tam bu sıralarda Osman Bey tarihin gördüğü en görkemli imparatorluklardan birinin de tohumlarını atıyordu bir yerlerde. İşte bu dönem… 1200’ler ve sonrası büyük kırılmaların yaşandığı bir dönem aslında. Bundan sonrası ciddi anlamda insanlığın her yönden vitesi bayağı bir yükselttiği dönem olacaktı. Biz de vitesi artıralım isterseniz. 1200’lerde Marco Polo şöyle bir dolaşıyor dünyayı. Yelkenlilerle dünya insanlarının hikayeleri her yere yayılmaya başlıyor. Bir süre sonra Meksika’da Aztekler ortaya çıkıyor.
Avrupa hala karanlık çağlardan kurtulmaya çalışırken dev bir kara bulut çöküyor tepelerine. Kara Ölüm, Bubonik Veba olarak da biliniyor. Nüfusun üçte biri yok oluyor. Müthiş korkunç bir dönem. Ama bu korkunç karanlıktan Rönesans doğuyor İtalya’da… Hemen 1348’de biten Veba’nın ardından, 1350’de yepyeni bir çağ açılıyor dünyada. İnanılmaz bir dönem bu. Sanat, mimari, müzik, mühendislik… Boticelli’den Michelangelo’ya, Da Vinci’den Ghiperti’ye… Bu, büyük, çok büyük bir aydınlanmayı getiriyor beraberinde.
Bu dönem devam ederken Almanya’da Johannes Gutenberg denen bir adam “matbaa”yı buluyor. Nesiller boyu bilgi ve kültür aktarımı demiştik ya. Toplumsal hafıza. Öncesinde bu çok kolay değildi. Yazılıyordu bir şeyler ama. Çok az bir kesim okuyabiliyordu bunları. Ama Gutenberg’in matbaasıyla bilgi bir virüs gibi herkese yayılmaya başlıyordu.
Sonra Sultan Mehmet çıkıyor sahneye. Şehr-i İstanbul’u alıp Fatih oluyor. Bir anlamda Doğu Roma İmparatorluğunun yani Bizansın tabutuna da son çiviyi çakmış oluyor. Bir çağ kapanıyor burada. Yepyeni bir çağ açılıyor. Her yerde. İşte Rönesansın aydınlattığı Avrupa’da bazı isimler çıkmaya başlayacaktı yavaş yavaş. Kepler, Kopernik derken Galileo… Ve… Sonrasını biliyorsunuz. Biliyorsunuz değil mi? Yani. Bebar takipçileri özellikle bu dönem sonrasına oldukça hakim ama biz yine de hızlandırılmış bir yolculuk yapalım.
Galileo teleskopla şöyle bir bakıyor fezaya. Binlerce yıldır doğru bildiklerimiz iyice sarsılıyor bakınca. Üçüncü gözümüz oluyor teleskop bir anlamda. Bize yerimizi gösteriyor. Kim olduğumuzu. Haddimizi bildiriyor. Sonra Isaac Newton diye bir adam çıkıyor. Gördüklerimizi anlatıyor bize. Gezegenlerin hareketini, yerçekimini filan. Hareketi anlatıyor bize. Evrenin dilini çözmeye başlıyoruz hep birlikte. Sonra… Sonrası muhteşem bir devrim, gelişim, dönüşüm… Sayayım mı bazı isimleri? Sadece isimler yeterli olacaktır sanırım bu dönem sonrasındaki devrimi anlamamız için. 1400’lerde Da Vinci, Kopernik, Gutenberg,
1500’lerde Giardano Bruno, Galileo, Kepler, Francis Bacon, Tycho Brahe, Andreas Vesalius, 1600’lerde Isaac Newton, Gottfried Leibniz, Robert Boyle, Rene Descartes, Blaise Pascal, Christiaan Huygens, Baruch Spinoza 1700’lerde, Antoine Lavoisier, James Watt, Daniel Bernoulli, Alessandro Volta, Leonhard Euler 1800’lerde, Michael Faraday, James Clerk Maxwell, Charles Darwin, Louis Pasteur, Dmitri Mendeleev, Nikola Tesla, Max Planck 1900’lerde, Albert Einstein – Niels Bohr – Marie Curie – Alan Turing – Richard Feynman – Erwin Schrödinger – Enrico Fermi – Alexander Fleming – Werner Heisenberg Ve bunlar belli başlı isimler.
Binlerce yıllık mirasın üzerine taş koymak değil, bildiğiniz her biri birer bina inşa etmişti. Ve sonra ne oldu? Arabalar, uçaklar, roketler derken aya kadar uzandı neslimiz. Bilgisayar, internet, telefonlar vs. derken… İşte buradayız. Şimdi tüm bunları düşününce. 2024’e hoş geldiniz denir mi? 300 bin yıllık bir miras bu. Öyle veya böyle. Çok uzun süre bir şey yapmamış diyoruz bu uzun sürede. Nasıl bir şey yapmadılar? Hayatta kalmak bile müthiş bir başarıydı. Biz yerleşene kadar insanlığın neler atlattığını sadece tahmin edebiliyoruz. Ama en nihayetinde bugün buradaysak bu müthiş bir şey… Bunu kutlayalım kutlayacaksak.




