Nazi Almanyasının bilimsel olarak ne kadar gelişmiş olduğu herkesin malumu. Tıptan mühendisliğe hatta uzay araştırmalarına kadar sayısız alanda dünyanın en parlak zihinlerinden bazıları o dönemde gerek isteyerek gerekse başka çaresi olmadığı için inanılmaz gelişmelere imza atıyordu. Ve o gün gelip ikinci dünya savaşında Almanya en nihayetinde alt edildiğinde tarihteki eski usul savaşlarda olduğu gibi bir ganimet söz konusu olmuştu. Bu ganimeti paylaşmak içinse iki büyük dev, Sovyetler ve ABD sıraya girecekti tabi. Fakat bu konuda sanırım Sovyetler başka konularla meşgulken ABD bir miktar daha elini çabuk tutmuş ve en değerli hazinelerin üzerine konmuştu. Bahsettiğimiz ganimet ise bilimsel mirastı. O parlak zihinler. Zaten Yahudi kökenli birçok isim savaş öncesinde ABD’ye sığındığı için orada oluşan bilim topluluğunun da savaş sonrasında Almanya’da bulunan bilim insanlarının Sovyetler yerine ABD’yi tercih etmesinde etkisi olmuştur.
Bu şekilde sayabileceğimiz birçok bilim insanı arasında bir tanesi özellikle ABD’nin ve tüm dünyanın kaderini değiştirecek bir isimdi. İnsanlığı aya götürecek, öncesi ve sonrasındaki sayısız uzay görevini mümkün kılan roketlerin babası, tartışmalı bir figür olmasına rağmen kimsenin itirazı olmayacak şekilde müthiş bir dahi olan bir isim. Wernher Von Braun…
Bugün onun hikayesini dinlerken o dönemin soğuk savaşa ve uzay savaşlarına uzanan siyasi, sosyolojik, bilimsel ve tarihi atmosferini de soluyacağız birlikte. Tüm tartışmaları ile, çığır açan keşifleri ile, bıraktığı inanılmaz miras ile roketlerin babası Wernher Von Braun’un hikayesine hoş geldiniz…
Aslında ABD’nin Von Braun başta olmak üzere birçok ismi ülkesine şartsız kabul etmesinin temel nedeni savaş sona erdikten sonra özellikle Nazilerin savaş teknolojilerinin ne kadar gelişmiş olduğunu görmesiydi. Bu teknolojiyi üreten zihinleri her ne pahasına olursa olsun istiyordu. Burada “her ne şartta olursa olsun” vurgusu yapmamın sebebi özellikle Wernher Von Braun özelinde şu: Von Braun bizzat kendisi Nazi partisinin bir üyesiydi. Yani ABD tüm uzay programını, bilim ve teknoloji altyapısını bir Nazi’ye teslim edecekti bir anlamda. Bu video sonunda bunun nasıl bir hamle olduğuna birlikte karar verelim isterseniz. Şimdi.
Birçok dahi hikayesinde sıfırdan yükselme hikayesi ile karşılaşırız. Von Braun’un hikayesi ise tam tersi. Müthiş bir avantajla hayata başlayanlardan Von Braun. İmrenilecek cinsten.
Tam adı ile Wernher Magnus Maximilian, Freiherr von Braun… İsminin heybetinden de anlaşılacağı üzere Ortaçağ Avrupasının kraliyet soyundan geliyor. Freiherr bildiğimiz Baron demek zaten. 23 Mart 1912’de bugün Polonya topraklarında bulunan Wyrzysk’te doğan Von Braun’ın ailesi oldukça zengindi haliyle. Babası Almanya’da, Philipp Scheidemann’ın 9 Kasım 1918 tarihinde cumhuriyetin kurulduğunu ilan etmesi ile başlayıp 30 Ocak 1933 tarihinde Adolf Hitler’in şansölye olmasına kadar süregelmiş dönemin Alman İmparatorluğu Weimer Cumhuriyetinde Tarım Bakanlığı yapmıştı. Annesi Emmy von Quistorp ise doğrudan kraliyet soyundan geliyordu. Fransa kralı 3. Phillip, Danimarka kralı 1. Valdemar, İskoçya kralı 3. Robert ve İngiltere kralı 3. Edward’ın tamamı ile soy bağı bulunan bir asilzadeydi.
Bu nedenle Sigismund ve Magnus isimli iki erkek kardeşi de bulunan Von Braun’un çocukluğu bu ayrıcalığın tadını çıkararak geçecekti. Annesi henüz çocukken ona bir teleskop hediye ettiğinde astronomiye ilgisi başlamıştı.
Piano ve çello dersleri alıyor özellikle piyanoda Beethoven ve Bach’ın eserlerini ezbere çalabilecek kadar da yetenekliydi. Dönemin en önemli orkestra şeflerinden Paul Hindemith’ten de dersler almış ve hatta birkaç eser de bestelemiştir Von Braun sonrasında. Gönderildiği yatılı okulda ise tüm bu ayrıcalıkların ötesinde doğuştan gelen bir yeteneği olduğu çok belliydi. Özellikle matematik ve fizikte çok başarılıydı ve küçüklüğünden beri uzay yolculuğu ile çok ilgiliydi.
Bu şekilde eğitim hayatını da bu yönde ilerletmişti. 1932 yılında bugün Berlin Teknik Üniversitesi olarak bildiğimiz üniversiteden makine mühendisliği bölümünden mezun olacaktı. Doktoraya başladığında ise yine konusu roketler ve özellikle roket yakıtları üzerineydi. Bu parlak zihnin farkında olan Alman Ordusu bu çalışmaları için, özellikle sıvı roket yakıtı üzerine çalışma yapması durumunda tüm finansmanı ve gerekli desteği sağlayacağını söylemişti. Bu tekliften ve von Braun bu alanda çalışmaya başladıktan sadece 2 yıl sonra Hitler Şansöyle olarak seçilmiş ve von Braun’un çalışması da yeni yönetim için hayati bir önem kazanmıştı.
İkinci dünya savaşı henüz söz konusu değilken Almanya peenemünde’deki Alman Ordu Roket Merkezinde fırlatma ve savaş başlığı balistiği üzerine çalışmalar yürütüyordu. Onunla birlikte çalışanlar ise von Braun’un süreki bu çalışmaları ve araştırmalarını uzaya insanlı araçlar göndermek için kullanmak istediğinden bahsettiğini söylüyorlardı.
Von Braun 1939’da Nazi Partisine, partinin tırnak içinde “teşviki” üzerine üyelik başvurusu yapacak ve ardından 5.738.692 üye numarası ile üye olacaktı. Fakat kendisinin de doğrudan söylediği üzere bu siyasi olarak desteklediği anlamına gelmiyordu, üye olmaması durumunda Peenemünde’deki işine ve çok sevdiği roket araştırmalarına veda etmek zorunda kalacaktı. Bu konu çok tartışılsa da Nazi partisinin uygulamalarına baktığımızda çok da bir tercihi olmadığını da düşünebiliriz. Zira Von Braun daha önce bazı savaş karşıtı sözleri ve roketlerin kullanımı ile ilgili “dikkatsiz sözler” kullanması, füze programını bilerek geciktirmesi ve bir komünist sempatizanı da olması nedeniyle Gestapo tarafından tutuklanmıştı.
Savaş sonrasında yaptığı yorumlarda da Hitler’i hiç desteklemediğini de söylemişti. Kendisinden bahsederken hatta “Charlie Chaplin bıyıklı süslü ahmak” tabirini de kullanmıştı. Hatta “kendisini Napoleon ve hatta Tanrı sanan vicdansız bir insan” da demişti Hitler için.
Bu söyledikleri bir tarafa tartışmayı başka bir boyuta taşıyan şöyle bir durum daha var. Von Braun Nazi Partisi üyesi olmasının yanında Hitler’in Paramiliter örgütü SS’e de katılacaktı. Bir süvari olarak hem de. Hem de Heinrich Himmler’in isteği üzerine… Ki zaten Himmler’in yanında bir SS üniforması ile poz vermişliği de var. Yine kendisinin anlatımına göre Himmler’den böyle bir istek gelmesi zaten yeterliydi ve başka bir şansı yoktu. Ve o fotoğraf için de SS üniformasını bir tek o gün giydiğini ve 1 yıl geçmeden de SS’ten ayrıldığını söylemişti.
Tabi tüm bu şartlar altında pek bir seçeneği de olmaması da bir kenara ikinci dünya savaşı patlak verdiğinde en sevdiği şeyi yapmaya, roket ve roket teknolojileri geliştirmeye devam ediyordu Von Braun. Bu çalışmalarında Mittelwerk laboratuvarında bazı roketlerin üretimi için toplama kamplarındaki esirler de çalışmıştı hatta.
Bir esirin söylediklerine göre von Braun laboratuvarında çalışması için Buchenwald toplama kampından esirler seçiyordu. Tüm bu tartışmalar arasında, toplama kamplarından da binlerce esirin hayatını kaybettiği Von Braun’un çalışmalarına dayanan bir canavar doğacaktı. Teknik adı ile Aggregat 4 roketi. Biz onu “V-2” olarak biliyoruz. Vergenltungswaffe 2… Yani kelime anlamı ile “İntikam Silahı 2”. Müttefiklerin Alman şehirlerini bombalamasının intikamını almak üzere geliştirilmiş bir şey. Özellikle de 1943’te Von Braun’un başında olduğu Peenemünde’deki kampta roketlerin geliştirildiğini öğrenen itilaf devletleri 596 uçak ve 1800 ton bomba ile büyük bir saldırı gerçekleştirecekti. Mühendislerin çoğu kurtulmuş ve tesis bir şekilde ayakta da kalmıştı fakat Von Braun’un motor tasarımcısı Walter Thiel ve Baş Mühendis Walther hayatını kaybetmişti. İşte bu saldırı ve diğer saldırılara karşı geliştirilen V2. Tarihin ilk uzun menzilli güdümlü füzesi. Karman hattını geçerek uzaya çıkan ilk insan yapımı cisim olacaktı. Çalışmalara başlandıktan sadece 21 ay sonra, 7 Eylül 1944’te İngiltere Londra’ya fırlatılacak ve ardından 3000 kez daha fırlatılacak ve toplamda 9000 insanın canına mal olacaktı. Bazı kaynaklara göre de tüm üretim süreçlerinde çalışan 12.000 esir de hayatını kaybedecekti. Özellikle roketlerin Londra’yı vurmasından sonra Von Braun şunu söylemişti “Roketler harika çalışıyor. Fakat yanlış gezegene ulaştılar…” Bu söylemle ilgili bir komedyen Mort Sahl “Yıldızları hedefliyorum ama bazen Londra’yı da vurabiliyorum” diyecekti…
Burada bir parantez de Robert Goddard’a açmak gerekiyor. Amerikalı fizikçi. Aslında V2’nin geliştirilmesinde Von Braun’un da çalışmalarından “esinlendiği” çok önemli bir isim kendisi. Zaten İsveç’e atılan V2’lerden bazılarının parçalarını kendisi gördüğünde doğrudan kendi tasarımını da tanıyacaktı. Tasarımının böyle bir silaha dönüşmesi onu çok üzecekti. Von Braun da V2’lerle ilgili şunu söyleyecekti daha sonra. “Goddard’ın roketleri bugün ile karşılaştırıldığında çok ilkel görünse de modern roket ve uzay aracında kullanılan birçok parçaya ilham olmuştur. Ve V2’nin kurbanları konusunda gerçekten çok çok üzgün ve pişmanım. Fakat her iki tarafta da kayıplar vardı. Ve savaş da savaştır… Kendi vatanınız savaştaysa, ülkenizin bu savaşı kazanmasını sağlamak sizin görevinizdir…”
Burası elbette Von Braun’la ilgili düşüncelerinizi etkileyebilir. Hitler’i sevmese de bu roketin fikir babası olması sebebiyle kendisini şeytan ilan edebiliriz. Ya da “başka şansı var mıydı?” diye de sorabiliriz. Garip bir ikilem burası. Bayağı bir tartışma dönebilir bunun etrafında. Müthiş bir dehanın kötü ellerde dönüştüğü bir şey mi yoksa bilerek ve isteyerek bu çalışmaları yapan bir “şeytani bilim insanı” mı diyeceğiz ona? Bunu daha iyi anlamak için hikayesine devam edelim dilerseniz… Onun hikayesi de 1945 yılında tamamen değişecekti. Almanya yenilecek ve başta bahsettiğimiz “ganimetlerden” birine dönüşecekti Von Braun.
Bu ganimet paylaşımında Sovyetler ve ABD arasında bir yöntem farkı ortaya çıkacaktı. Sovyetler bu bir anlamda “hain ama çok kullanışlı bilim insanlarını” genellikle silah zoru, ailenin tehdit edilmesi ve benzeri yöntemlerle bünyesine katma yolunu seçmişti. Zira her ne olursa olsun asıl tehdit ABD’ydi ve yeni dönemde üstünlüğü her ne pahasına olursa olsun ele geçirmek istiyorlardı. Ama ABD’den bahsediyoruz tabi. Her zaman olduğu gibi tüm süreçleri “gizli” yöneterek zaten Almanya teslim olduktan hemen 2 ay sonra Paperclip “Ataç” Operasyonunun düğmesine basmışlardı bile.
Bu operasyona “Ataç” demelerinin sebebi de yine operasyonun gizliliği ile alakalıydı. ABD özellikle bazı bilim insanlarına öncelik veriyordu ve operasyonu yürüten saha elemanları ya da ajanlar bu tip bir bilim insanı tespit ettiklerinde amirlerine raporlarını sunarken öncelik seviyesine göre belirli renkte ataçlar kullanıyorlardı. Bu Paperclip Operasyonunun detayları da filmleri aratmayacak cinsten bu arada. Dilerseniz ona da ayrı bir bölüm yapalım.
1946 yılında dönemin başkanı Truman da bu operasyona onay verdiğinde 1000’in üzerinde Alman bilim insanı ABD’ye, “geçici, kısıtlı askeri gözetim ve koruma” altında ülkenin yeni kurulan uzay programında çalışmak üzere gelecekti. Ve tabi bu operasyonun en değerli kazanımı da Von Braun olacaktı. Burada kaderin cilvesi ise şu. Wernher Von Braun’u Amerikalılar çok iyi tanıyordu. Ve hatta kara listenin en başlarındaydı. Fakat işte…
Ve artık bir karar vermeleri gerekiyordu. SS Subayları da başlarındaydı. Ellerini kollarını sallaya sallaya da gidemeyeceklerdi. Ve bir gün Wernher Von Braun’un yine kendisiyle çalışan kardeşi Magnus Von Braun bulundukları köye bir grup Amerikan askerinin geldiğini duyunca bisikletine atlayıp yanlarına gidiyor ve ingilizce şunları söylüyor: “Benim adım Magnus Von Braun. Kardeşim V2 roketini icat eden kişi. Ve biz teslim olmak istiyoruz…” Ve Von Braun’un ABD macerası da böylece başlayacaktı… Şimdi.
Von Braun’un V-2’si elbette bilimsel açıdan CV’sindeki en büyük başarısıydı. Fakat Von Braun’un hikayesini bambaşka yere getirecek ve bugün Roketlerin Babası unvanını kazanmasını sağlayacak ve belki de isminin bambaşka anılmasını sağlayacak tüm gelişmeler ABD’deki kariyerinde gerçekleşecekti.
Tabi önce çok önemli bir sorunun çözülmesi gerekiyordu. Von Braun’un naziliği… ABD yetkilileri gerekli müdahaleleri yapıp bu değerli hazineden faydalanmak için onun geçmişinde onu nazilere bağlayan detayları sileceklerdi. Bu şekilde bir anlamda çalışma izni alabilecekti. Ama tabi bu bazılarının kulağına da gidecekti. O zamanlar ABD’de bulunan bazı Yahudi kökenli bilim insanları… Misal Albert Einstein… Evet. Einstein Von Braun’un ABD’ye geldiğini ve üstelik ABD için çalışmaya başladığını duyunca bundan duyduğu hayal kırıklığını gizlemeyecekti tabi… Neyse…
Buradaki ilk yılları da aslında önceki uzmanlığından çok farklı geçmeyecekti. İlk etapta V-2’deki uzmanlığının da etkisi ile ABD ordusunda bu tasarımına dayanan balistik füzeler üzerinde çalışacaktı. Fakat bu füzelerle ilgili çalışmaları en nihayetinde çocukluk hayali olan uzay yolculuğu için roket geliştirmeye götürecekti.
Yine ABD Ordusunun gözetiminde Von Braun, Redstone fırlatma test sahasının tasarımında ve ünlü Jüpiter füzelerinin tasarımında çalışacaktı. Bu Jüpiter füzeleri bize de yabancı değil. Küba Füze Krizinde ABD bu füzelerden ülkemize de yerleştirecekti. Von Braun ardından Juno 2 ve Saturn 2 araçlarının tasarımında da önemli rol alacaktı. Ama onun gözü tabi çok daha yüksekteydi.
Artık önceki hayatından çok daha özgür bir çalışma ortamına sahip olan Von Braun insanlı roketlerle ilgili çalışmalarını farklı dergilerde yayımlamaya başlayacaktı. Bununla da kalmayacak, bir “uzay istasyonundan” bahseden ilk insanlardan biri olacaktı. Dünyanın yörüngesine yerleştirilecek ve uluslararası ekiplerin çalışmalar yapabileceği bir uzay istasyonu tasarımı da vardı Von Braun’un. Bunun da ötesine geçip aslında insanlığın Aya bir kalıcı üs kurabileceğini de teorileştirmişti. Ve bunun da ötesinde Mars’a da insanların gönderilebileceğini ve ikinci bir üssün de buraya kurulabileceğini de söylüyordu Von Braun.
Zamanının gerçekten çok ötesinde düşünebildiğinin göstergeleri bunlar. Ve tabi bu düşünceler bilim-kurguya da ilham olacaktı. Kült 2001-Bir Uzay Macerası filiminin de ilham kaynaklarından biridir Von Braun’un düşünceleri.
Ve elbette gerçek hayatta da bir dönüm noktası ile hayati bir yere yerleşecekti. Von Braun ilk etapta dünya yörüngesine yerleştirilebilecek bir araç tasarımı sunmuştu orduya. Fakat o an için bunun çok da gerekli olmadığını düşünmüştü yetkililer. Fakat 1957 yılında Sovyetler bir anda dünyanın ilk yapay uydusu Sputnik 1’i dünya yörüngesine yerleştirdiğinde ABD neye uğradığını şaşıracaktı. Bu aslında Von Braun açısından da biraz hayal kırıklığı yaratacaktı. Zira asla aklından geçirmediği Sovyetler Birliğinde Sergei Korolev isimli başka bir dahi tüm özgürlüğü ile müthiş işler başarıyor ve onun hayalini gerçekleştiriyordu. Ve tarihi uzay yarışının fitili de ateşlenecekti bu olayla. Von Braun’a gidip hemen “senin şu tasarıma bir daha bakalım mı” dediler tabi. Bununla da kalmayıp Sputnik 1’in üzerinden 1 sene geçmeden tamamen bu çalışmalara özel olarak bir birim kuracaklardı. Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’ni yani kısaca NASA kurulacaktı. Von Braun da bu kurumun en önemli figürlerinden biri haline gelecekti…
Ve Marshall Space Flight Center’ın yönetimi de kendisine verilecek ve Von Braun öncülüğünde insanın aya ayak basmasını sağlayacak Apollo görevlerinin arkasındaki Satürn roketlerinin tasarımı da burada, Werhner Von Braun öncülüğünde gerçekleşecekti. Ve haliyle çocukluk hayali de kendisinin başlattığı program sayesinde insanlığın aya ayak basması ile gerçek olacaktı.
Bunun da ötesinde Von Braun uzay yolculuğunu popülerleştirmek için de dergilerde makaleler yazmış, 1948’de yazdığı bir bilim kurgu kitabını yayımlatmaya çalışmıştı. Bu kitap 18 yayın evinden red almış ve hayatı boyunca yayımlanmamıştı. Bu kitap 2006 yılında Project Mars: A Technical Tale ismi ile sonunda yayımlanacaktı. Bununla birlikte Walt Disney ile de çalışmış ve 1955’te birlikte Man in Space isimli bir program yayımlamış ve 42 milyondan fazla izleyiciye ulaşarak tarihe geçecekti…
NASA ile sonunda Apollo programlarına ilginin ve desteğin azalması ve türlü anlaşmazlıklar sonunda yollarını ayırmış, farklı pozisyonlarda, farklı kurumlarda çalışmış, üniversitelerde konuşmalar vermiş, Antarktika’daki keşif gezilerine katılarak buradaki bilim çalışmalarına destek olmuş bir isim Wernher Von Braun… 1977 yılında, ABD’de, 65 yaşındayken, pankreas kanserinden hayatını kaybedecekti. Ve eğrisi doğrusu ile bir hikaye de böyle sona erecekti. Ne hikaye ama değil mi? Hayranlık, kızgınlık, üzüntü, kafa karışıklığı, büyük başarılar, savaşlar, icatlar… Hatalar, mecburiyetler…
Aklımıza gelebilecek tüm karmaşaya şahitlik edebileceğimiz bir hikaye onunki. Ve onun hikayesine baktığımızda doğrudan bir yargıda bulunmak kolay değil… Galiba doğru da değil. Her şey siyah beyaz değil sonuçta. Ve dönemin şartlarını da hesaba katıp bu şekilde bakmak lazım. Bu roketlerin babası Von Braun’un hikayesiydi…




