1991’in Eylül ayında Avusturya ile İtalya sınırında Alp Dağlarının Ötztal Alpleri olarak bilinen bölümünde, yaklaşık 3000 metrelik rakımda iki dağcı yürüyüş yaparken yerde ilginç bir karartı gözlerine çarpmıştı. Yaklaştıklarında bu karartının bir insan bedenini andırdığını fark ettiler. Üzerindeki tabakayı kaldırdıklarında emin olmuşlardı. Bu bir insan bedeniydi. Yüzü koyun uzanmış halde bulmuşlardı bu kişiyi. Üzücü bir görüntüydü tabi. Fakat şunu da biliyorlardı. Bu tip yüksek rakımlarda hayatını kaybetmiş dağcıların bedenlerine rastlamak çok nadir görülen bir şey değildi. Maalesef birçok dağcı böyle riskli tırmanışlar sırasında hayatını kaybediyor ve yine genellikle özellikle çetin şartlar nedeniyle bedenleri öldükleri yerde bırakılıyor. Hatta everest’te yüzlerce bedenin bu şekilde buz tabakalarında bulunduğu da biliniyor. Bazıları hatta dağcılar için birer işaret noktası olarak da kullanılıyor. Yani evet. Bu çok nadir görülen bir şey değildi. O yüzden bu dağcılar da buldukları bedenin böyle bir hikayesi olduğunu düşünüyorlardı. Ya da dünya savaşlarında kaybolmuş bir askerin bedeniydi. Bu da oldukça yaygın bir manzaraydı. Fakat bedeni daha yakından incelemeye ve hatta onu gömülü olduğu tabakadan çıkarmaya başladıklarında bir gariplik olduğunu fark ettiler hemen. Hemen bu garipliği kayıt altına almak için yardım çağırdılar ve bir kamera eşliğinde kazmaya başladılar. Şu anda gördüğünüz görüntüler de bu kazının gerçek görüntüleri. Dağcılar bedeni ortaya çıkardıkça bu beden ile birlikte üzerinde bulunan eşyalar da ortaya çıkıyordu. Mesela bir taştan yapılmış bir bıçak vardı mesela. Çalı çırpıdan yapılmış ayakkabılar. Oklar, hayvan derisinden giysiler, bakırdan bir balta…
Bu kesinlikle ne bir dağcıydı ne de bir asker. Bu dağcıların bulgusu bir anda arkeolojik kazıya dönüşmüştü. Bir tarih kazıyorlardı sanki, sanki zamanda yolculuk gibiydi. Bakır bir balta, taştan bir bıçak… Hangi zamandan geliyordu bu insan. Kimdi? Orada ne işi vardı? Hem ne olmuştu ona? Neden hayatını kaybetmişti?
Evet. İki dağcı aslında insanlık tarihinin belki de en çok incelenen, en bilinen, en iyi korunmuş en eski bedenini bulduklarının farkında değild. Ve Ötzal Alplerinde bulunmasından dolayı “Ötzi Adamı” olarak adlandırılan ve yakın zamanda bizim için de sürpriz olacak bir keşifle bildiğiniz bizim topraklardan olduğu anlaşılan bu adamın tarihin en uzun soluklu cinayet soruşturmasına dönüşen trajik hikayesini konuşacağız bugün. Haydi başlayalım.
Dağcılar Ötzi’nin kalıntılarını çıkardıktan sonra elbette bilim insanları bu neredeyse kusursuz şekilde korunmuş bedeni laboratuvarlarına aldılar. Bilim insanları laboratuvarlarına getirdikleri bu bedeni incelemeye başladıklarında şaşkınlıkları giderek artıyordu. Karbon tarihlendirme testleri göstermişti ki bu beden yaklaşık 5300 yıl öncesine aitti. Üstelik sadece bir iskelet değil, neredeyse bütün dokularıyla korunmuş haldeydi. Bilim dünyası için bu inanılmaz bir hazineydi. Öyle ki bugün birçok araştırmacı Ötzi’nin tarihteki en çok incelenen insan olduğunu söylüyor.
45 yaşlarında, 1.60 boylarında ve 50 kilo civarında bir erkekti Ötzi. Kahverengi gözlü, koyu renk saçlıydı. Ancak bu kadarını öğrenmek bile bilim insanları için büyük bir başarıydı. Çünkü bu kadar eski bir insanın fiziksel özelliklerini bu kadar net bilebilmek daha önce mümkün olmamıştı. Peki nasıl bu kadar iyi korunabilmişti? Bunun sırrı, bedenin bulunduğu yerdeydi. Ötzi, iki büyük kayanın arasındaki bir çukurda bulunmuştu. Bu çukur zamanla karla dolmuş ve üzeri yaklaşık 3 metre kalınlığında buz tabakasıyla kaplanmıştı. Buzulun akıntısından korunaklı olan bu nokta, Ötzi’nin bedeninin binlerce yıl boyunca bozulmadan kalmasını sağlamıştı.
Ötzi bir doğal mumyaydı yani. Ancak Ötzi’nin hikayesindeki en büyük sürpriz, ölüm nedeninin ortaya çıkmasıyla geldi. İlk başta herkes onun bir kar fırtınasında donarak öldüğünü düşünüyordu. Ta ki 2001 yılında bir radyolog röntgen filmlerini incelerken şok edici bir keşif yapana kadar: Ötzi’nin sol omzuna saplanmış bir ok ucu vardı!
Bu keşiften sonra yapılan CT taramaları durumu daha da netleştirdi. Ok, Ötzi’nin sol kolundaki ana arterlerden birini parçalamıştı. Bilim insanları, bu yaralanmadan sonra Ötzi’nin en fazla 15-20 dakika yaşayabildiğini tahmin ediyorlar. Yani karşımızda artık sadece tarihî bir keşif değil, aynı zamanda 5300 yıllık bir cinayet vakası vardı. Peki kimdi Ötzi? Ne iş yapardı? Neden öldürülmüştü?
Bilim insanları bu soruların peşine düştü. Yapılan CT taramaları Ötzi’nin vücudundaki kas ve eklem yapısında bazı bozulmalar tespit etti. Ancak üst vücudunda çok az yıpranma vardı, bu da onun bir çiftçi olmadığını gösteriyordu aslında. Çünkü o dönemde tarımla uğraşan birinin kollarında ve omuzlarında ciddi yıpranmalar olması beklenirdi. Ancak bacak ve sırt kaslarında ciddi hasarlar vardı. Dizlerinde ve kalçasında kıkırdak kayıpları tespit edildi. Bu da onun sürekli yürüyen, dağlık arazilerde dolaşan biri olduğunu gösteriyordu.
Bilim insanları adeta bir otopsi yaparak Ötzi’nin midesinden de örnekler aldılar. Son yemeğini tespit etmek istiyorlardı. Ve buldukları şey oldukça ilginçti: Dağ keçisi eti ve değerli bir buğday türü olan kavılca buğdayı. Bu da kafa karıştırıcı bir durumdu çünkü hem avcılık hem de tarımla bağlantılı besinler vardı sofrasında. Dahası, midesinde bulunan polenler gösterdi ki Ötzi ölümünden önceki 48 saat içinde dağlarda sürekli aşağı yukarı hareket halindeydi.
Yanında taşıdığı eşyalar da en az kendisi kadar ilgi çekiciydi. Bir kürk şapka, yamalı deri pantolonlar, içi saman doldurulmuş geyik derisi ayakkabılar… Silahları da vardı: 1.80 metre uzunluğunda bir yay ve içinde düzinelerce ok bulunan bir sadak. Okları için özellikle kızılcık ağaçlarını seçmişti çünkü bu ağaçların dalları düz büyüyor ve ok yapmak için ideal malzeme sunuyordu. Ama belki de en değerli eşyası bakırdan yapılmış baltasıydı. Bu balta, Avrupa’da bulunan en eski metal aletlerden biri. Bu da Ötzi’nin basit bir avcı olmadığını, daha gelişmiş bir toplumun parçası olduğunu gösteriyordu.
Belki de en ilginç keşiflerden biri, Ötzi’nin dövmeleri oldu. Vücudunda tam 61 dövme tespit edildi. Bu dövmelerin keşfi bile başlı başına bir teknoloji harikasıydı. Çünkü 5300 yıllık bir mumyanın üzerindeki dövmeleri görmek o kadar da kolay değil. Bilim insanları özel bir kamera kullandılar: Gözle görülemeyen ışığa duyarlı bir kamera. Bu sayede dövmelerin tam haritasını çıkarabildiler.
Dövmeler genellikle paralel çizgiler ve çarpı işaretlerinden oluşuyordu. İlginç olan şey, bu dövmelerin çoğunun eklem ağrılarının olduğu bölgelerde bulunmasıydı. Örneğin sırt ağrısı olan bölgede, artritli dizinin arkasında, ayak bileklerinde… Hatta yakın zamanda keşfedilen yeni bir dövme grubu, safra kesesi ve bağırsak problemleri yaşadığı bölgenin yakınında bulundu.
Bu dövmelerin nasıl yapıldığını anlamak için arkeologlar deneyler yaptı. Keskin bir kemik iğne kullanarak deriyi delip, kömür bazlı bir mürekkep enjekte ediyorlardı. Domuz derisi üzerinde yapılan deneyler gösterdi ki, tek bir çizgi için yüzlerce iğne batırması gerekiyordu. Ötzi’nin vücudundaki 61 dövme düşünüldüğünde, ne kadar acı çekmiş olabileceğini tahmin edebilirsiniz.
Peki neden bu kadar acıya katlanmıştı? Bilim insanları bunun bir tür akupunktur olabileceğini düşünüyor. Dünya’nın farklı yerlerinde, Hindistan’dan Güneydoğu Asya’ya, Kuzey Amerika’dan Arktik bölgelere kadar birçok kültürde tedavi amaçlı dövme geleneği var. Ötzi, bu geleneğin bilinen en eski kanıtı.
Ama dövmeler Ötzi’nin tek tedavi yöntemi değildi. Yanında iki farklı mantar türü taşıyordu. Bunlardan biri kav mantarı. Bu mantarı ateş yakmak için kullanıyordu çünkü kurutulduğunda kolay tutuşuyor ve uzun süre yanıyor. Diğeri ise huş mantarıydı ve deri kayışlara bağlı şekilde taşıyordu. Bu mantarın antibakteriyel ve antiviral özellikleri var. Yaraların üzerine konulduğunda enfeksiyonu önlüyor. Hatta ağrı kesici olarak da kullanılabiliyor.
Ötzi’nin bu mantarları bilinçli olarak taşıdığı düşünülüyor çünkü tam da ihtiyacı olan özelliklere sahip mantarlardı bunlar. 5300 yıl önce insanların bu kadar gelişmiş tıbbi bilgiye sahip olması, tarih kitaplarının yeniden yazılmasını gerektiriyordu. Şimdi cinayet soruşturmamıza geri dönersek. Kim, neden öldürmüştü Ötzi’yi? Onu da kısa bir aradan sonra konuşacağız. Bahsettiğimiz gibi. Bir ok ile vurulmuştu Ötzi. Bu kesindi. Ama neden?
Araştırmacılar bir senaryo üzerinde duruyor: Belki de Ötzi bir ticaret yolculuğundaydı. Ya da belki birilerinden kaçıyordu. Okun arkadan gelmiş olması, saldırganın onu hazırlıksız yakaladığını gösteriyor. Belki de pusuya düşürülmüştü. Ölüm anının detayları da ilginç: Ok onu vurduktan sonra Ötzi muhtemelen o kayalık çukura düştü ya da sürüklendi. Yüzüstü pozisyonda bulunması ve burnunun deforme olması, yüzünün bir kayaya yaslanmış halde öldüğünü gösteriyor. Kan kaybından dolayı çok kısa sürede hayatını kaybetti.
İlginç olan şey, saldırganın Ötzi’nin değerli eşyalarını almamış olması. Bakır balta, ok ve yay, değerli kıyafetler… Hepsi orada bırakılmıştı. Bu da belki cinayetin soygun amaçlı olmadığını gösteriyor. Kişisel bir hesaplaşma mıydı? Yoksa bir kabile çatışması mı? Bir başka detay da Ötzi’nin ellerinde bulunan kesikler. Bu kesikler bir kavgada kendini savunurken aldığı yaralar olabilir. Yani belki de ölümünden kısa süre önce başka bir çatışmaya karışmıştı.
Bedenin bulunduğu yer de önemli bir detay. 3000 metre yükseklikte, dağların arasında bir geçit. Belki de bu geçit o dönemde önemli bir ticaret yoluydu ve Ötzi bu yolu kullanan bir tüccardı. Ya da belki kaçış yoluydu ve Ötzi birilerinden kaçıyordu. Ötzi’nin ölümünden sonra da ilginç şeyler olmuş. Kalçasındaki yaraların bir kısmı hayvan saldırılarından kaynaklanıyor. Yani öldükten sonra bedeni bir süre yüzeyde kalmış ve vahşi hayvanlar tarafından parçalanmış. Sonra kar ve buz onu kapatmış ve 5300 yıl boyunca koruyarak bugüne ulaştırmış.
Bu cinayetin failini asla bulamayacağız elbette. Ama Ötzi’nin ölümü bize Taş Devri’nin sonlarındaki yaşamın ne kadar karmaşık ve tehlikeli olabileceğini gösteriyor. İnsanlar ticaret yapıyor, çatışıyor, değerli eşyalar için belki de birbirlerini öldürüyorlardı. Tıpkı bugün olduğu gibi…
Ama belki de en çarpıcı keşif, Ötzi’nin DNA’sının analiz edilmesiyle geldi. Genetik kodu çözüldüğünde sadece fiziksel özellikleri değil, sağlık durumu hakkında da birçok şey öğrenildi. Örneğin Lyme hastalığı vardı – bu hastalığın bilinen en eski vakası. Kalp hastalığına yatkındı. O kan grubundaydı. Ama daha da önemlisi, kökenleri hakkında çok şaşırtıcı bilgiler ortaya çıktı.
Herkes Ötzi’nin ya İtalyan ya da Avusturyalı olduğunu düşünüyordu. Olmadı, belki Doğu Avrupalı? Ya da Kuzey Afrikalı? Hepsi yanlıştı. 2012’deki DNA analizinde Ötzi’nin en yakın akrabalarının bugün Sardinya ve Korsika olarak bilinen adalarda yaşadığını ortaya koymuştu. Fakat geçtiğimiz yıllarda yapılan yeni bir DNA analizi bizim için de sürpriz oldu. Zira OTZI Anadolulu bir çiftçiymiş.
Bu nasıl mümkün olabilirdi? Bilim insanları bunun nedenini de buldu. Ötzi’nin yaşadığı dönemde Avrupa büyük bir değişim geçiriyordu. 45.000 yıl önce Avrupa’ya ilk gelen modern insanlar avcı-toplayıcılardı. Ama yaklaşık 7000 yıl önce her şey değişmeye başladı. İnsanlar tarım yapmayı öğrendi ve bu yeni yaşam tarzı hızla yayıldı. 5000 yıl önce avcı-toplayıcı kültür neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı.
DNA analizi gösterdi ki Ötzi, bugünkü bizim ülkemizin de bulunduğu topraklardan Avrupa’ya göç eden ilk çiftçilerin soyundan geliyordu. Bu çiftçiler zamanla tüm Avrupa’ya yayıldılar. Ancak son 5000 yılda Avrupa’ya yeni göç dalgaları geldi ve genetik yapı değişti. Bugün müzede Ötzi’yi ziyaret eden insanlar, camın arkasından ona bakarken aslında kendilerine de bakıyorlar. Çünkü Ötzi bize insanlığın değişmeyen yönlerini gösteriyor. O da bizim gibi ağrılar çekmiş, tedavi aramış. O da bizim gibi yolculuklar yapmış, tehlikelerle karşılaşmış. Ve maalesef o da şiddetin kurbanı olmuş.
Ötzi’nin hikayesi hala devam ediyor. Her yeni teknoloji, her yeni inceleme yöntemi onun hakkında yeni bilgiler ortaya çıkarıyor. Sanki bir zaman kapsülü gibi, 5300 yıl öncesinden bize mesajlar getiriyor. Ve belki de en önemlisi, bize insanlığın sandığımızdan çok daha eski ve gelişmiş bir bilgi birikimine sahip olduğunu gösteriyor.




