Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Toplum ve Öğrenme

“HİÇBİR ŞEY BİLMİYORUZ!” – Gerçeğin Sınırı – Bölüm 2

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 4 Mayıs 2025 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

Hiçbir şey bilmiyoruz. Hatta bildiğimizi sandığımız şeyler bile… bir başkasının, bir zamanın, bir iktidarın inşa ettiği kurgular olabilir. Bir önceki adımda, gerçekliğin dış dünyadan doğrudan alınmadığını gördük. Şimdi daha derin bir soruya ilerliyoruz: Bildiğimiz her şey — öğrendiğimiz kavramlar, hatırladığımız anılar, inandığımız doğrular — gerçekten bizim özgür seçimlerimizin ürünü mü? Yoksa daha doğmadan önce örülmeye başlanan görünmez bir ağın, — dilin, toplumun, kültürün ve iktidarın — içinden mi geçip bize ulaştı? Bu bölümde, bilginin doğasını adım adım çözeceğiz: Beynin bilgiyi nasıl tahminlerle ve seçimlerle şekillendirdiğini,

belleğin nasıl her hatırlamada geçmişi yeniden kurduğunu, dilin ve toplumun bu inşa sürecine nasıl görünmez sınırlar çizdiğini göreceğiz. Ve sonunda, belki en sarsıcı soruya geleceğiz: Eğer gerçeklik bir kurguysa, ve bilgi de bu kurgunun ürünü ise, hangi bilgiye güvenebiliriz? Bu sadece bilgi üzerine bir tartışma olmayacak; aynı zamanda kendi düşüncelerimizin, kendi inançlarımızın, gerçekten ne kadar bize ait olduğunu sorguladığımız bir yolculuk olacak. Bildiklerimizin, dış dünyadan zihnimize doğrudan işlenen ham gerçekler olduğunu düşünmek kolaydır. Sanki bir sahneyi kaydeden bir kamera gibiyizdir: Dünya vardır ve biz onu kaydederiz.

Ama gerçekte, beynimiz bir kayıt cihazı değil, bir kurgu makinesidir. Gördüğümüz, duyduğumuz ve hissettiğimiz her şey, önceden var olan tahminlerin ve beklentilerin süzgecinden geçerek anlam kazanır. Bu, doğuştan itibaren böyle işler. Bebekler üzerine yapılan araştırmalar — özellikle Elizabeth Spelke’nin öncülük ettiği çalışmalar — gösteriyor ki, yeni doğan bebekler bazı temel fiziksel kurallara dair beklentilerle gelirler. Örneğin, bir nesne havada desteklenmeden duruyorsa, bu bebek için bir "ihlal"dir; bebek uzun süre şaşkınlıkla bu sahneye bakar.

İki nesnenin çarpışıp yön değiştirmesi gibi temel hareket kurallarını ihlal eden sahneler de yine benzer bir dikkat patlaması yaratır. Bu tepkiler, bebeklerin dünyayı belirli şemalarla anlamaya hazır geldiğini gösterir. Ama şunu net bir şekilde ayırt etmek gerekir: Bu doğuştan gelen bilgiler, tamamlanmış bilgiler değil; sadece beklentilerdir. Dünya, bu ilkel şemalar üzerine inşa edilmek zorundadır. İşte bu noktada, bilginin doğrudan bir yansıma değil, aktif bir kurgu süreci olduğuna dair ilk güçlü ipucu ortaya çıkar. Ve bu kurgu süreci sadece beklentilerle sınırlı değildir. Beynin bilgiyle başa çıkma yöntemi de, doğrudan kayıttan çok uzaktır.

Burada bir başka temel mekanizmaya, sinaptik budamaya değinmek gerekiyor. Doğum anında, insan beynini bir ormana benzetebiliriz. İç içe geçmiş milyarlarca patika, henüz kimsenin adım atmadığı sonsuz sayıda yol oluşturur. Bu orman, potansiyellerle doludur; ama yönsüzdür. Yaşamın ilk yıllarında, bu karmaşık ağın içinden bir seçim yapılmaya başlanır. Sık sık kullanılan patikalar genişler, güçlenir. Kullanılmayan yollar ise yavaş yavaş silinir, otlar sarar, kaybolur. İşte sinaptik budama tam olarak budur: Beyin, deneyimlerine göre hangi bağlantıları koruyacağını, hangilerini sonsuza dek sileceğini belirler.

Ve bu süreç, bilinçli bir tercihle değil; yaşadıklarımızın, duyduklarımızın, hissettiklerimizin görünmeyen etkisiyle şekillenir. Sonunda, beynimizin haritası yalnızca öğrendiklerimizden değil, öğrenmediğimiz, hiç geçmediğimiz, unutturulmuş yollardan da oluşur. Beyin bir arşivci gibi gördüğünü depolamaz; tahmin ettiği, anlamlı bulduğu ve işe yarar gördüğü bağlantıları yaşatır. Bu da demektir ki, daha en baştan, hangi bilginin zihnimizde kalıp hangisinin silineceği görünmez bir seçim sürecinden geçer. Hafıza bile bu mekanizmanın bir uzantısıdır. Hatırlamak, geçmişi açıp bir dosyadan bulmak değildir.

Hatırlamak, her seferinde geçmişi yeniden yazmaktır. Elizabeth Loftus’un çalışmaları bunu çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur: İnsanlar, olmayan olayları yaşadıklarına gerçekten inanabilirler. Bellek, sadece geçmişe dair bir kayıt değil; şu anki beklentilerimiz, hikâyelerimiz ve duygularımızla yoğrulmuş bir inşadır. Beynin temel işlevi, gerçeği aynen yansıtmak değil, yaşamak için tutarlı bir dünya modeli üretmektir. Ve bu modelde, eksikler, çarpıtmalar, unutulanlar kaçınılmazdır. O zaman şunu sormak zorunda kalıyoruz: Eğer beyin daha en baştan bilgiyle bu kadar seçici ve yaratıcı bir ilişki kuruyorsa,

bildiğimizi sandığımız şeylerin ne kadarı gerçekten bizim? Beyin, kendi iç modellerini kurarak dünyayı anlamlandırmaya çalışırken, bu sürecin bir başka görünmez ortağı daha devreye girer: toplum. Çünkü hangi yolları güçlendireceğimizi, sadece bireysel deneyimlerimiz belirlemez. İlk kelimelerimizi duyduğumuz, ilk hikâyeleri dinlediğimiz, ilk anlam haritalarımızı çizdiğimiz bir toplumsal bağlamın içinde büyürüz. Ve bu bağlam, bize yalnızca hangi şeylerin önemli olduğunu öğretmekle kalmaz; hangi şeylerin var olduğunu bile belirler. Bu süreç en saf haliyle ailede başlar. Bir çocuk, dünyayı önce ailesinin gözlerinden görür.

Örneğin, bir çocuğa sürekli olarak "dikkat et, dünya tehlikeli bir yerdir" mesajı verilirse, onun beyni güvenlik ve tehdit algısına dair bağlantıları güçlendirir; merak, keşif ve cesaretle ilgili yollar ise zamanla zayıflayabilir. Ya da tam tersi: Özgürce keşfetmesine izin verilen bir çocukta, risk almayı öğrenen ve hata yapmayı deneyimin doğal bir parçası olarak kodlayan yollar güçlenir. Beynin sinaptik budama süreci burada da işler: Çocuk hangi duyguları, hangi davranışları deneyimliyorsa, o yollar pekişir; hiç yaşamadığı duygular ve olasılıklar sessizce silinir. Böylece daha yaşamın en başında, ne tür bir dünyaya bakacağımız,

hangi duyguları daha kolay bulacağımız, ve hangi düşüncelerin hiç doğmayacağı sessizce belirlenmiş olur. Ama bu seçimler yalnızca duygularla sınırlı kalmaz. Dünyayı nasıl anlamlandıracağımızı, hangi kavramlarla düşüneceğimizi belirleyen bir başka güçlü yapı daha vardır: Dil. Düşünmek, dil aracılığıyla şekillenir. Bu yüzden adını bilmediğimiz şey, düşünce sahnemizde yer bulamaz. Kavramlaştırmadığımız bir deneyimi, yaşasak bile anlamlandıramayız. Bu sadece edebi bir benzetme değil; dilbilim araştırmaları yıllardır bunu doğruluyor. Bazı dillerde aşkın farklı türleri için farklı kelimeler vardır:

Arkadaşlık sevgisi, tutkusal aşk, koşulsuz bağlılık, ilk görüşte hissettiklerimiz… Ve bu dillerde büyüyen çocuklar, birine neden bağlandıklarını, neden acı çektiklerini, neden vazgeçemediklerini daha erken yaşta anlayabilirler. Oysa kelimelerin yetersiz olduğu kültürlerde, aşk sadece tek bir kelimenin taşıyamayacağı karmaşık bir yük haline gelir. Ve insanlar, kendi kalplerinin bile tam haritasını çıkaramaz. Veya bazı kültürlerde "özlem" ve "yas" için onlarca farklı kelime vardır. Bir yakınını kaybettiğinde hissettiğin suçluluk, kızgınlık, minnet ve boşluk gibi duygular, ayrı ayrı adlandırılır.

Başka bazı kültürlerde ise, bütün bu karmaşık duygular tek bir sözcüğe — "üzüntü" — indirgenir. Bir çocuk, içinde taşıdığı bu farklı duyguları ifade edebileceği kelimeleri bulamazsa, ne hissettiğini bile tam olarak anlayamaz. Duygularının karmaşıklığını adlandıramayan biri, kendi iç dünyasına bile yabancılaşabilir. Dil, sadece neyi ifade edebileceğimizi değil, neyi hissedebileceğimizi de belirler. O yüzden dil, sadece iletişim için bir araç değildir; gerçeklik dediğimiz şeyi örgütleyen bir sistemdir. Dil neyi mümkün kılıyorsa, ancak o ölçüde düşünebilir, hayal edebilir, sorgulayabiliriz. Ama dil bireysel bir seçim değildir.

Dil, toplumun bize sunduğu bir alanı temsil eder. İçinde doğduğumuz toplum, hangi kavramları geliştireceğimize, hangi duyguları adlandıracağımıza, hangi deneyimleri görünür kılacağımıza sessizce karar verir. Ve bazen, yok etmek istediği şeylerin adını bile anmaz. Çünkü bir şeyi isimlendirmezseniz, zamanla o şey, düşüncenin haritasından da silinir. Dil bize görünmez bir sınır çizer. Ve biz o sınırı, çoğu zaman farkında bile olmadan, düşüncelerimizin doğal sınırı sanırız. Öyleyse bilgi, sadece beynimizin tahminlerinden ve kişisel deneyimlerden ibaret değildir. Bilgi, toplumsal bir seçimdir.

Ve biz, çoğu zaman başkalarının çizdiği haritalarda yol alırız, kendi haritamızı çizdiğimizi sanarak. Aile, bu inşa sürecindeki ilk durağımızdır. İlk kelimelerimizi, ilk korkularımızı, ilk hayallerimizi orada duyarız. Ama bir çocuk, kendi küçük evreninden çıkıp gerçek topluma karışmaya başladığında, o zaman çok daha büyük ve görünmez bir yapının içine adım atar. Çünkü toplum, sadece deneyimleri paylaşmaz; aynı zamanda hangi deneyimlerin mümkün olduğunu belirler. Ve bu belirleme, tesadüfen değil, ortak bir inşa süreciyle gerçekleşir. Peter Berger ve Thomas Luckmann’ın işaret ettiği gibi, insanlar dünyayı sadece algılamazlar;

onu birlikte kurarlar. Birlikte yaşarken, tekrar eden davranışlar norm haline gelir: selamlaşmalar, misafirlik adetleri, nasıl giyinileceği, nasıl yas tutulacağı… Bu normlar zamanla kurumsallaşır. Kurumlar — aileler, okullar, hukuk sistemleri, dinler — bu davranışları sürekli tekrar ederek resmiyet kazandırır. Ve bir kez kurumsallaşan bir davranış, artık bireylerin tercihi değil, sanki doğanın bir kuralı gibi görünmeye başlar. İnsanlar, hangi anlamların başlangıçta bir ihtiyaçtan doğduğunu zamanla unutur. Başlangıçta çok basit ve somut nedenlerle ortaya çıkan davranışlar —

örneğin, mevsimlere göre giyinmek, birlikte hayatta kalmak için iş bölümü yapmak, toprağı paylaşmak, yaşlılara saygı göstermek — zaman içinde neden doğduklarını açıklamayı bırakarak sadece "doğru" davranışlar haline gelir. Bu, basit bir unutkanlık değildir. Bu, bir kültürel hafıza kaymasıdır. İlk başta "neden" yaptığımızı bildiğimiz şeyler, tekrar edildikçe ve yeni nesiller bu tekrarı sorgulamadan devraldıkça, sanki dünyanın değişmez yasalarıymış gibi algılanır. Bir çocuğun, sofrada önce büyüklere yemek alınmasının neden gelenek olduğunu sormaması gibi; ya da bir toplumun, belli mülkiyet kurallarının nasıl ortaya çıktığını unutup,

bunu "doğal" bir hak gibi görmesi gibi. Böylece anlamlar, insanların birlikte inşa ettiği şeyler olmaktan çıkar; sanki doğanın, tarihin, kaderin ta kendisiymiş gibi algılanmaya başlanır. Tıpkı bir ağacın, köklerinin hangi toprağa tutunduğunu hatırlamadan büyümesi gibi, biz de hangi kültürel, tarihsel, politik zemin üzerinde düşündüğümüzü unuturuz. Bir ağaç, toprağın ona hangi mineralleri sunduğunu bilmeden meyve verir. Biz de zihnimizin aldığı şekli, içine doğduğumuz görünmez sistemlerin bir sonucu olduğunu fark etmeden yaşarız. Ve o zaman, inandığımız şeylerin neden öyle olduğunu sormak,

sadece saçma değil, aynı zamanda tehditkâr bir hareket gibi görünmeye başlar. Çünkü bu unutma, sadece bilgi eksikliği değil, kimliğimizin ve güvenliğimizin bir parçası haline gelmiştir. Unutmak burada, sadece hatırlamamak değildir. Unutmak, bir zamanlar insan yapımı olan şeyleri "doğa yasası" zannetmektir. Ama gerçeklik yalnızca ortak inşayla şekillenmez. Toplumun kurduğu bu anlamlar, zamanla başka bir gücün, iktidarın eline geçer. Michel Foucault’nun gösterdiği gibi, bilgi hiçbir zaman masum değildir. İktidar, bilgiye sadece sansürle değil, çok daha derin bir yöntemle müdahale eder:

Bilgiyi üretir, sınırlarını çizer, hangi soruların sorulabileceğine karar verir. Ve bunu, tarafsız gibi görünen kurumlar aracılığıyla yapar: okullar, hastaneler, mahkemeler… Örneğin, bugün "delilik" dediğimiz kavram, tarihin büyük bölümünde sadece tıbbi bir durum olarak değil, toplumsal uyumsuzluk olarak tanımlandı. 17. yüzyılda Fransa’da, "deli" sayılmak için halüsinasyonlar görmek gerekmezdi; toplumun kabul ettiği normların dışında yaşamak, "akıl hastalığı" için yeterliydi. Evlilik dışı ilişkiler, kadınların eğitim istemesi, farklı düşünce sistemlerine bağlı olmak — bunların her biri, "tehlikeli akıl bozuklukları" sayılabiliyordu.

Paris’in arka sokaklarında, bir kadın, sadece kendi geçimini sağlamak istediği için, mahkeme kararıyla "ahlaki çöküntü" teşhisi konularak kapatılabiliyordu. Tıbbi raporlarda belirtilen "belirtiler" arasında ise şöyle ifadeler yer alıyordu: “Bağımsızlık arzusu”, “Ev işlerini reddetme”, “Geleneksel değerlere bağlılık eksikliği”. Yani delilik, bedenin ya da zihnin patolojisi değil; güç ilişkilerine uymayan davranışların etiketlenmesiydi. Ve bu etiketlemeyi yapan sistem, sadece bir kişi değil; okullar, kiliseler, hastaneler ve mahkemelerdi. Böylece bilgi görünüşte tarafsızlık kisvesi altında üretiliyor,

ama gerçekte toplumun hangi hayatları kabul edip hangilerini dışlayacağına karar veriliyordu. Zamanla, insanlar bu normları kimin koyduğunu unutuyor, ve onlara sanki doğanın bir parçasıymış gibi itaat etmeye başlıyordu. Gerçeklik, böyle böyle, sessizce, herkesin içinde doğup büyüdüğü görünmez bir hapishaneye dönüşüyordu. Ve bu hapishanenin duvarları, dikenli telleri, kapıları yoktu. Sadece kabul edilmiş anlamlar, görünmez sınırlar ve sessizce içselleştirilmiş kurallar vardı. İnsanlar, bu görünmez yapının içinde, özgür olduklarını sanarak dolaşıyor, ama gerçekte hangi yolların yürünebilir olduğunu, hangi fikirlerin söylenebilir olduğunu

çoktan öğrenmiş oluyorlardı. İşte bu yüzden, toplumun ortak anlam üretme süreci, bir noktadan sonra sadece bir uyum aracı olmaktan çıkar. İktidarın ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenen bir mekanizma haline gelir. Başlangıçta birlikte yaşamayı kolaylaştırmak için oluşan normlar, zamanla belirli çıkarları koruyan yapılar haline gelir. Bir zamanlar toplumsal dayanışmanın parçası olan mülkiyet kavramı, zamanla mülksüzleri dışlayan bir hiyerarşi aracına dönüşür. Evlilik, iki insanın bağı olmaktan çıkar, toplumsal düzenin kontrol mekanizmasına döner. Eğitim, bilgiyi özgürce yaymak için başlamışken,

zamanla hangi bilginin değerli, hangi bilginin gereksiz olduğuna karar veren bir süzgeç haline gelir. Ve birey, bu değişimlerin çoğunu hiç fark etmeden yaşar. Çünkü inşa edilmiş gerçeklik, en güçlü olduğu anda, en görünmez olandır. İnsanlar, görünmez bir ırmakta yüzer gibi, akıntının ne yönde aktığını düşünmeden ilerler. Ne zaman bir soru akıllarına düşse, çoktan öğrenilmiş bir cevapla karşılanırlar. Ne zaman farklı bir yol arzulansa, o yolun "tehlikeli" veya "anlamsız" olduğu fısıldanır. İktidar, bu akıntıyı açık bir baskıyla yönlendirmez. Daha derin, daha etkili bir yöntem kullanır:

Fikirleri, soruları, hikâyeleri dokunarak değil, seçerek, görünmez bir elle biçimlendirir. Bazı fikirler, açıkça yasaklanmaz; sadece alaya alınır. Bazı sorular, cevaplanmaz; sadece "mantıksız" bulunur. Bazı anlatılar, tartışmaya açılmaz; sadece unutulur. Ve zamanla, hangi düşüncelerin mümkün olduğu, hangi hayallerin gerçekçi sayıldığı, hangi itirazların aptallıkla eş tutulduğu kimsenin doğrudan dayatmadığı ama herkesin içselleştirdiği bir haritaya dönüşür. Böylece gerçeklik, en çok ihtiyaç duyduğumuz anda, en çok görünmez olur. Ve biz, bu yeniden inşa edilmiş gerçekliğin içinde büyürken, hangi düşüncelerin bizim olduğuna,

hangi bilgilerin doğal olduğuna ve hangi şüphelerin saçma olduğuna inanırız. Çoğu zaman, özgürce düşündüğümüzü zannederiz, ama aslında bize sunulan seçenekler arasından seçim yaparız. Tıpkı ailede hangi duyguların büyütülüp hangilerinin susturulduğunu fark etmeden büyüdüğümüz gibi, toplumda da hangi düşüncelerin güçlendirildiğini, hangilerinin budandığını çoğu zaman anlayamayız. Ve böylece bilgi, bireysel bir keşif değil; kolektif bir inşa, güç ilişkilerinin ve unutulmuş seçimlerin bir ürünü haline gelir. Bütün bu zinciri geriye doğru izlediğimizde, bildiğimiz şeylerin — algılarımızın, anılarımızın, kavramlarımızın — basit bir yansıma değil,

tahminler, unutuşlar, toplumsal kabuller ve görünmez güç ilişkilerinin ördüğü bir ağ olduğunu gördük. Beynimiz kaydetmez; tahmin eder. Hafızamız saklamaz; yeniden inşa eder. Dilimiz anlatmaz; seçer. Toplum ve iktidar da hangi bilgilerin yaşayıp hangilerinin sessizce kaybolacağını belirler. (Bugün bilgiyle karşılaşırken yaşadığımız sorunlara geçiyoruz.) Ve şimdi, böyle bir mekanizmanın farkında olmadan, tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir bilgi akışının ortasında yaşıyoruz. Görünürde sınırsız bilgiye sahibiz; ama neyin doğru, neyin kurgulanmış, neyin manipüle edilmiş olduğunu ayırt etmek her zamankinden daha zor.

Sosyal medya akışlarında, haber sitelerinde, akademik yayınlarda bile bilginin özgürlüğü ile bilginin istismarı iç içe geçmiş durumda. Üstelik algoritmalar, bize sadece ilgilendiğimiz, onayladığımız ya da inandığımız bilgileri sunarak, bizi görünmez bir "filtre balonunun" içine hapsediyor. Yani kendi fikirlerimizle uyumlu içeriklere sürekli maruz kalıyor, farklı bakış açılarına erişmeden, hep aynı yankının içinde kalıyoruz. Bu "yankı odaları", bilginin değil, inancın pekişmesini sağlıyor. Ve zamanla, sadece inandıklarımıza inanır, inandıklarımız dışında kalan her bilgiyi doğal bir refleksle reddeder hale geliyoruz.

Algılarımızı yönlendirmek için üretilmiş içerikler, bilimsel gibi sunulan dezenformasyonlar, duygularımıza hitap eden ama gerçeği çarpıtan hikâyeler her gün önümüze düşüyor. Ve beynimizin tahmin ve seçicilik mekanizmaları, bu karmaşada daha da savunmasız kalıyor. Bu yüzden, bilgi akışı içinde kaybolmamak için, sadece bilginin kendisine değil, onu nasıl değerlendirdiğimize de dikkat etmek zorundayız. Bilgiye yaklaşırken sadece içerik değil, kendi zihnimizin işleyişini de sorgulamak zorundayız. Her yeni bilgi kırıntısında şunu sormak: Bu bilgiye nasıl ulaştım? Bu bilgi, hangi beklentilerimi okşuyor?

Bu bilgi, hangi alternatifleri görünmez kılıyor? Bu bilgiyi hangi kaynaklar doğruluyor? Bu bilgiye inanmamı kim istiyor? Ve en önemlisi: Bilgiyi sadece doğru olup olmadığıyla değil, bizi hangi soruları sormaktan alıkoyup alıkoymadığıyla da değerlendirmek; çünkü bir bilgi, sadece söylediğiyle değil, susturduğuyla da tanımlanır. Çünkü bilgi sadece cevap değildir. Bilgi, hangi soruları sorabileceğimizi belirler. Ve doğru bilgi, sadece gerçeklere ulaşmak değil, bizi daha geniş, daha derin sorular sormaya teşvik eden bilgidir. (Hakikat köprüsüne geçiyoruz.) Ama burada başka, daha derin bir sorunla karşı karşıyayız:

Eğer bilgi böyle süzgeçlerden geçiyorsa, ve eğer her bilgi bir bağlamın, bir seçimin, bir güç ilişkisinin ürünü ise… O zaman hakikat dediğimiz şey nerede başlar? Ve gerçekten, hakikate ulaşmak mümkün müdür? Bir sonraki adımda, bilginin ötesinde, hakikatin sınırlarına bakacağız.

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): Epistemology