Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Bilim Tarihi

Göbeklitepe Tarihi Yeniden Yazmaya Devam Ediyor

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 25 Mayıs 2025 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

Göbeklitepe. “Tarihi keşif” derler ya. Onun tam karşılığı olsa gerek. Kelimenin tam anlamı ile insanlık tarihinin baştan yazılmasına neden olan bir keşifti Göbeklitepe’nin keşfi. Medeniyetin başlangıcı ile ilgili tartışmaları birkaç bin yıl geriye çekmiş, yüzyıllardır doğru kabul ettiğimiz tarih okumasını baştan sona değiştirmişti. Tabi hikaye bununla bitti diye düşünenler çok. Fakat şöyle söyleyeyim size. Daha hiçbir şey görmedik. Zira ne biliyor musunuz? Göbeklitepe aslında buzdağının görünen çok küçük bir kısmıymış. O her zaman gördüğümüz kazı alanı, o levhalar, o anıtlar çok daha büyük bir yapının bir bölümüymüş sadece. Ve toprağı kazdıkça gerçekten tüm algımızı kökten değiştirecek yepyeni bir tarih gözümüzün önünde yeniden yazılıyor. Ve tüm bunlar bizim topraklarımızda oluyor. Biz çok farkında olmasak da… Ne mi oluyor? Gelin hemen bakalım.

Göbeklitepe. Aslında 60’lardan beri varlığından haberdarız. Öncelikle Amerikalıların 60’larda taramasını yaptığı ve orada buldukları bazı yapıları Bizans yapıları ile karıştırması sonrası pek de üzerine düşmediği bu alan çok uzun süre gözardı edilse de Almanlar Claus Schmidt öncülüğünde 90’larda sazı eline almış ve bizim ayağımızın dibindeki cevheri meydana çıkarmıştı. Göbeklitepe’nin keşfi ile temelde sarsılan şey ise medeniyetin başlangıcı ile alakalı bildiklerimizdi. Çok uzun süre medeniyetin başlangıcı olarak bundan 6 bin yıl öncesi, Sümerler işaret ediliyordu. Yazının bulunması vs. de bu döneme denk geliyordu bildiğimiz kadarıyla. Ondan öncesi mi? Ondan öncesi insanlık hayvanların peşinden oradan oraya göç eden, yeri yurdu belli olmayan, arada bir tarım yapabilen ama temelde bilimden, matematikten, astronomiden, fizikten, mühendislikten bihaber ilkel yaratıklar olarak görülüyordu. Sümerler ile birlikte bir anda bir şeyler olmuş ve biz yerleşik hayata geçmiştik, o devasa yapılar, sosyal topluluklar, siyaset, bilim, teknoloji ondan sonra hayatımıza girmişti. Karanlık bir dönemdi öncesi. Hiçbir şey bilmiyorduk zira. Anlaşılabilir bu düşünce.

Ama işte Göbeklitepe’yi inşa eden insanlar bu algıyı yıkacak yapıları dikmişlerdi bir yerlerde. Biz de varız, hiç de ilkel değiliz demişlerdi. Gerçekten de öyle. Göbeklitepe’nin yapısına, dairesel planlarına, levhalar üzerindeki işaretlere ve figürlere baktığımızda bambaşka bir hikaye vardı karşımızda. Bilimden, astronomiden, mühendislikten hiç de uzak olmayan, yıldızların konumlarına, yıldız kümelerine, gök cisimlerinin hareketlerine gayet hakim bir topluluk duruyordu karşımızda. Ve daha da ilginci. Hiç de öylesine resmetmemişlerdi bu yapıları… Bir şeyler anlatıyorlardı. Geçmişlerini, yaşadıklarını, korkularını, başlarından geçen felaketleri resmetmişlerdi. Bir hikaye vardı ortada. Ve bir de mesaj bizler için. Geleceğe dair… Bu kısmı çok daha geniş bir şekilde konuşacağız ayrıca. Biz şimdi Göbeklitepe buzdağının görünmeyen yüzüne dönelim…

Ve sıfır noktasından başlayarak aslında daha keşfedilmemiş neler olduğuna bir bakalım. Ve yine bağlantısız gibi görülen başka keşifler ile birlikte birleştirdiğimizde karşımızda ne durduğunu iyice bir anlayalım…

Öncelikle şunu söyleyelim. Şu anda Göbeklitepe’de bulunan o dairesel birkaç yapı, ki toplam 6 tane yapı bugüne kadar tamamen kazılarak ortaya çıkarıldı, sadece göbeklitepe’nin küçük bir kısmı. Jeoradar teknolojisi ile birkaç bin metrekare çevrede yapılan taramalar bu kazılan yapılara benzer daha en az 16 yapı daha bulunduğunu gösteriyor. Yani henüz Göbeklitepe dediğimiz arazinin bile çok küçük bir kısmını ortaya çıkarabildik. Ki çıkarılan yapıların da aynı zamanda inşa edildiğini düşünmeyin. Burada da ilginç bir desen çıkacak ortaya. Bahsedeceğiz. D yapısı olarak bilinen ve aslında en eski tarihe tarihlenen 12000 yıl öncesinde inşa edilmiş ilk yapı daha geniş ve daha büyük sütunlara sahip. Sonrasında C olarak sınıflandırılan alan geliyor. Bu daha küçük yapı D’den 500 yıl kadar sonra yapılmış. Son A yapısı ise bundan da 500 yıl sonra. Yani? Yani bu insanlar öyle uğrayıp bu yapıları inşa edip kaybolmamışlardı. 1000 yıldan uzun süredir buralardaydı bu insanlar. 1000 yıl bir coğrafyayı mesken tutan bir grup insan? 1000 yıl. Ne kadar uzun bir süre olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Bundan 1000 yıl önce Selçuklular Anadolu’ya henüz girmemişti bile. Bizans imparatorluğu hakimdi bu topraklara. Vikingler Kuzey Avrupayı kasıp kavuruyordu. O zamandan bu yana yaşanan değişimleri düşünün.

Ama daha bitmedi…

1997 yılına geldiğimizde Göbeklitepe’ye 40 km mesafede bulunan Karahan Tepe’de arkeolojik bir keşif yapılıyor. Şimdi sıkıntı şu. Biz Göbeklitepe’yi sıfır noktası olarak almıştık ya? Bundan 12 bin yıl öncesi. İnsan yapımı ilk yapılar bunlar olabilir demiştik? İşte Karahan Tepe olayları iyice karıştıracaktı. Görünüşe göre Karahan Tepe’de keşfedilen yapılar daha da eskiye dayanıyordu. Ve daha da önemlisi, Göbeklitepe için iddialar değişse de genellikle bir tapınak, bir sunak, bir ilahi amaç güdülen bir yer olduğu düşünülüyordu. Burayı yapan insanlar sanki birden ortaya çıkmış, burayı yapmış ve sonra ortadan kaybolmuş gibi görünüyordu. Tabi bunun böyle olamayacağını düşünen de az değildi. Bu kadar gelişmiş bir yapıyı inşa etmiş insanlar avcı toplayıcı olamazlardı. İşte Karahan Tepe bunun cevabını verecekti bize. 2019 yılında kazıların yoğunlaştığı Karahan Tepedeki kazılarda gayet de düzgün kurgulanmış bir topluluğun izleri vardı. Alışveriş yerleri, yiyecek depoları, kap kacak, ne ararsanız vardı. Burada insanlar yaşamıştı. Çok netti bu. Hatta yakın zamanda oldukça ses getiren bazı yapıtlarda insanın cinselliği ifade etmeye de ilk başladığını da anlıyoruz. Ama bu keşif başka bir şeyi de düşündürmeye başlamıştı. Burası çok da büyük bir topluluğun yaşadığı bir yer gibi durmuyordu. Belki de sadece bir Pazar yeri de olabilirdi. O halde? Etrafta başka yapılar, başka topluluklar, belki de başka şehirler de bulmak mümkün olabilirdi. Ve bu düşünce hiç de karşılıksız kalmayacaktı. 2021’de Kültür ve Turizm Bakanımız Mehmet Ersoy bir açıklama yapacaktı. Göbeklitepe’nin de içinde bulunduğu çok geniş bir alanda, ki 100 kilometre çaplık bir alandan bahsediyoruz, 11 tane daha “tepe” bulunduğunu açıklayacaktı. 11 tepe dediğimiz de 11 ayrı kazı alanından, her biri potansiyel bir yerleşim alanı, bir anıt, yepyeni bir tarihten bahsediyoruz. Ki bakan da bu keşifleri “Türkiye’nin piramitleri” olarak da tarif edecekti. Ki piramitlerden çok daha eski, insanlık tarihi ile ilgili çok daha önemli bilgiler veren keşiflerdi bunlar.

Ve Göbeklitepe’yi merkeze aldığımızda bu 11 yeni keşfi de haritaya yerleştirdiğimizde karşımızda bambaşka bir hikaye vardı artık. Göbeklitepe tek başına bir tesadüf, tarihte bir anomali değildi. Bu tepeleri birleştirdiğimizde karşımızda “Taş Tepeler” adını verdiğimiz büyük bir topluluk, bir yapı, bir şehir vardı. Birbirine bağlı bir sistem, bir medeniyet… Hiç de hayvan peşinde oradan oraya göç eden, çamurdan evlerde pinekleyen bir insan tasviri yoktu karşımızda.

Hatta tarihler de artık gittikçe eskiye doğru gidiyordu. Göbeklitepe artık en eski yapıt değildi mesela. Evet. Boncuklu Tarla’da yapılan kazılar burasının Göbeklitepe’den neredeyse 1000 yıl daha eski olabileceğini düşünüdürüyor. Zaman ölçeği genişliyor anlayacağınız. Sonrasdında Habetsuvan’da yapılan kazılarda obsidyen aletler, taş baltalar çıktı ortaya. Sonrasında Sefer Tepe, Sayburç… Ki Sayburç’ta figüratif sanatın en erken örneğini de görüyoruz. Sonra Çakmak Tepe, Ayanlar Höyük ve Kurt Tepe…

Diğer merkezlerle birlikte ele alındığında bu bölgede belki de yüzbinlerce insandan oluşan bir medeniyetin çok uzun süre yaşamış olabileceği görülüyordu.

Ama daha ilgincini söyleyeyim mi? Artık yavaş yavaş şu anlayış oturmaya başladı. Bu bizim topraklarımızda 200 km2’lik alanda keşfedilen Taş Tepeler adı verilen medeniyetin aslında çok daha geniş bir bölgeye yayılmış olabileceği düşünülüyor. Hatta o kadar geniş ki, bu yapıların izleri sadece Şanlıurfa ya da Mardin’le sınırlı kalmıyor. Araştırmacılar artık Taş Tepeler kültürünün izlerini Suriye’nin kuzeyinden başlayarak, Lübnan’a, oradan Ürdün Vadisi’ne, yani tarihin en eski şehirlerinden biri olan Jericho’ya (Eriha) kadar sürebileceğimizi düşünüyor. Evet, Jericho… Dünya üzerindeki en eski surlu yerleşim yeri. Ve tarihler ne kadar denk biliyor musunuz? Göbeklitepe’nin ilk yapılarına tarihlenen MÖ 9500–9000 yıllarına… Yani aynı dönemde, farklı coğrafyalarda, ama ortak bir zihinsel devrim yaşanıyor gibi.

Üstelik sadece kara bağlantılarıyla değil. Kıbrıs’a kadar uzanan bir deniz aşırı temas olabileceğine dair de ipuçları var. Kıbrıs’taki Khirokitia gibi erken Neolitik yerleşimlerde bulunan taş mimariler, obsidyen kullanımı ve günlük yaşam kalıntıları, bu kültürel yayılımın denizi de aşıp bir ağ gibi yayıldığını düşündürüyor. Obsidyenin izini sürünce, kaynaklarının çoğunun Anadolu’da olduğunu, ama parçalarının Levant’ta ve Kıbrıs’ta da bulunduğunu görüyoruz. Bu ne demek biliyor musunuz?

Belki de Göbeklitepe, Karahan Tepe ya da Boncuklu Tarla gibi yerler sadece birer merkezdi. Ve bu merkezler, tıpkı bugünün şehir ağları gibi, kendi aralarında ticaret yapıyor, bilgi aktarıyor, ritüelleri paylaşıyorlardı. Yani biz, "medeniyetin doğuşu" dediğimiz şeyi yanlış yerden başlatmış olabiliriz. Yazının, tekerleğin ya da çömleğin değil, düşüncenin ve bir araya gelme ihtiyacının medeniyetin gerçek başlangıcı olduğunu gösteriyor bu yerler. Bu insanlar bir araya gelip dev taşları diktiler. Çünkü bir şeyleri paylaşmak istediler. Ortak bir anlamda buluştular. Belki de bu, uygarlığın ilk tanımıydı.

Peki ama… bu insanlar kimdi? Bu dev taşları neden diktiler? Ne anlatmak istiyorlardı bize? Asıl heyecan verici olan da işte bu sorular. Çünkü bu insanlar, bugüne kadar "ilkel", "dağınık", "göçebe" diye tanımladığımız avcı-toplayıcı topluluklardan ibaret değildi. Göbeklitepe, Karahan Tepe ve diğer Taş Tepeler’de gördüğümüz şey; bu insanların muhteşem bir kolektif düşünceye, bir inanç sistemine ve sosyal organizasyona sahip olduklarını ortaya koydu. Ve belki de tarihin en büyük yanılgılarından birini düzeltti.

Yıllardır şöyle düşündük: önce tarım geldi. Tarım sayesinde insanlar yerleşti. Yerleşince şehirler kuruldu, toplumlar ortaya çıktı. Sonra ihtiyaçlar arttı, bu da tapınakları, yazıyı, hukuku doğurdu. Yani inanç, duygu, anlam arayışı hep sona bırakıldı. Ama Göbeklitepe bu sıralamayı alt üst etti. Çünkü burada gördüğümüz şey, insanlık tarihindeki en eski yapıların tapınak olmasıydı. Ev değil. Çiftlik değil. Silah deposu değil. Tapınak. Yani bu insanlar, henüz tarıma geçmeden önce bir araya gelmişler ve birlikte taşları oymuşlar, şekillendirmişler, bir ortak ritüel alanı yaratmışlardı. Demek ki önce toprak değil, anlam ekmişlerdi.

Bu da bize bambaşka bir şey söylüyor: Medeniyet, önce tarlada değil, zihinde başlamış olabilir. Toplumu ayakta tutan ilk şey, inanç ya da ortak hayal olmuş olabilir. Belki de bu yüzden, Göbeklitepe’deki figürler sadece dekor değil; korkuların, umutların, felaketlerin ve belki de tanrıların sembolüydü. Tarih anlatısı böylece değişiyor işte. Örneğin, eskiden ilk şehir olarak Sümer şehri Uruk gösterilirdi (MÖ 3500). Ama şimdi Jericho, Çatalhöyük, Boncuklu Höyük, Göbeklitepe gibi yerleşimlerin ve ritüel alanlarının Uruk’tan binlerce yıl önce var olduğu biliniyor. Yazıdan çok önce, bu insanlar ortak bir düşünceyi taşlara kazımışlardı.

Ve artık şunu çok daha net söyleyebiliyoruz: İnsanlık tarihini anlamak için sadece çanak çömleğe değil, taşların anlattıklarına da kulak vermemiz gerekiyor. Ama burada duramayız. Çünkü ortada hâlâ cevaplanmamış, hatta belki de sormaya cesaret edemediğimiz sorular var.

Göbeklitepe’deki taşların üzerindeki figürler sadece hayvanları, doğayı ya da av sahnelerini tasvir etmiyor olabilir. Son yıllarda yapılan bazı analizlerde bu taşlardaki kabartıların astronomik desenler, yıldız kümeleri, hatta belli dönemsel gökyüzü olaylarıyla örtüştüğü öne sürülüyor. Örneğin bazı araştırmacılar, belirli figürlerin binlerce yıl önceki gök taşı yağmurlarına, takımyıldızlara ya da gündönümü olaylarına işaret ettiğini savunuyor. Bu da akla şu soruyu getiriyor: Bu insanlar yalnızca taş ustası değil, aynı zamanda gökyüzünü gözlemleyen erken dönem gökbilimciler miydi?

Peki ya bu yapıların amacı? Sadece ritüel alanları mıydı, yoksa bir takvim, bir göksel harita, belki de bir felaketin anısını taşıyan bir uyarı sistemi miydi? Göbeklitepe’nin inşa edildiği dönemin öncesine tarihlenen büyük iklim değişiklikleri, buzul erimeleri ve sellere dair izler var. Belki bu yapılar, bir zamanlar çok daha gelişmiş bir toplumun yok oluşuna dair anlatıların izlerini taşıyordu. Belki de biz, henüz tanımadığımız daha eski bir uygarlığın mirasını inceliyoruz da farkında değiliz. Göbeklitepe’nin insanları, acaba kendilerinden önce gelen bir kültürün taşıyıcıları mıydı?

Bunların hepsini başka bir bölümde derinlemesine konuşacağız. Gökyüzüne işlenmiş sırlar, felaket anıları, taşlara kazınmış mesajlar…

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): Göbekli Tepe