Bebar Bilim · Merak, evrenin en iyi başlangıç noktasıdır.
Toplum ve Öğrenme

Kaosun Gölgesinde: Şans, Tarih ve Kontrol İllüzyonu

▶ YouTube’da izle ↗

Oynatınca YouTube’a bağlanılır. YouTube’da aç ↗

Bu yazı, 29 Haziran 2025 tarihinde yayımlanan Bebar Bilim videosunun metninden uyarlanmıştır. Güncel gelişmeler içeren değerlendirmeler özgün yayın tarihinin bağlamındadır.

Yaşam aslında hiç de düşündüğümüz gibi işlemiyor. Sıklıkla hayatımızın belirli bir düzen, bir sistem, açık ve net kurallar ile ilerlediği yanılgısına kapılırız. Ekonominin arz-talep dengesi ile işlediğine, Siyasetin bir bilim olduğuna inandırılırız. Ve hatta inancın bile istatistiklerle, grafiklerle anlatılabileceğine… Ve doğru yaklaşımla insan doğasının en ilkel yönlerinin bile evcilleştirilebileceğine inanırız. Ve hepsini topladığımızda sosyal yaşamın, genel olarak hayatın anlaşılabileceği, kontrol edilebileceği ve isteklerimize boyun eğdirilebileceği gibi çok masum bir inanışa kapılırız. Ama kötü haber. Bu tamamen yanlış.

Biraz tarih okuyanlar bunu aslında çok iyi bilir. Tüm çatışmaların temelinde düzensizlik, şans ve kaostan beslenen bir evreni düzen, kesinlik ve mantık ile dize getirme çabası yatar. Ve 21. Yüzyılda bu sanrılarımız sanki daha da güçleniyor. Bugün içerisinden geçtiğimiz tüm krizler, savaşlar, çatışmalar… O Elimizde o kadar veri, o kadar gelişmiş sistemler olmasına ve hiç olmadığımız kadar gelişmiş bir tür olmamıza rağmen birçok şeyi tahmin etmekte hala ilk günkü kadar karanlıktayız. Ve galiba bunun arkasında gözümüzü çevirdiğimiz, görmek istemediğimiz, bizi bu kadar gelişmişlik içerisinde köşeye sıkıştıran bir şey var: Şans… Şans ve rastlantısallık. Bazen her şeyin açıklaması bu olabilir ve biz bunu galiba yeterince ciddiye almıyoruz.

Örneğin 30 Ekim 1926’da Henry ve Mabel Stimson Japonya’nın Kyoto şehrine bir buharlı trenle vardıklarında oradan 300 km uzaklıkta bir şehirde yaklaşık 20 yıl sonra 140 bin insanın ölümüne neden olabilecek bir olaylar silsilesini başlattıklarının farkında değildi.

Bu amerikalı çift aslında Japonya’ya kısa bir kafa dinlemeye gitmişlerdi. Henry günlüğüne “etrafı gezerek çok güzel bir gün geçirdik” yazmıştı hatta. Bu Henry Stimson işte tam 19 yıl sonra ABD Savaş Sekreteri olacaktı. İkinci Dünya Savaşının askeri operasyonlarını denetleyen kıdemli bir sivil olarak çalışacaktı. Sonrasında ise ilk atom bombasının nereye atılması gerektiğine karar veren komiteye de katılacaktı. Bu komitenin ilk hedefi ise imaparatorluğun eski başkenti Kyoto olacaktı. Hatta tam hedef olarak Henry ve eşinin kaldığı Miyakı Otel’inin biraz ilerisi belirlenmişti. 19 yıl önce hayatının en güzel zamanını geçirdiği Kyoto’nun yok edilmesine gönlü elvermeyen Henry başkan Harry Truman’a sayısız not göndermiş, bu karara itiraz etmişti. Hatta komitedeki generaller Kyoto için “Henry’nin Evcil Şehri” tabirini kullanmaya başlamışlardı. Ama en nihayetinde Henry istediğini başarmış, Kyoto’nun listeden çıkarılmasını sağlamış ve 6 Ağustos 1945’te Hiroshima bombalanmıştı.

Nagasaki’nin kaderi de benzer bir “şans” ile değişmişti aslında. O gün Kokura’nın üzerinden geçen bulutlar yüzünden. Evet. Aslında ikinci bombayı taşıyan uçak bombayı ilk hedef olan Kokura’ya bırakmak için havalanmıştı. Kokura’daki yüzbinlerce insanın kaderini belirleyen ise o saatte şehrin üzerine çöken buluttu. Bu bulut yüzünden pilotların görüşü kısıtlanmış ve yönlerini ikinci hedefe, Nagasaki’ye çevirmişlerdi. Bir ailenin masum bir tatili ve belirli bir anda belirli bir yerde bulunan bir bulut tarihin akışını etkilemişti bir anlamda.

O yüzden bugün burada sorumuz şu: Bu kadar rastgele olaylar tarihin en büyük felaketinde yüzbinlerce insanın ölüm fermanını değiştirebiliyorsa, insanlığın kaderini nasıl öngörebiliriz? Şanstan, rastlantısallıktan bahsediyoruz. Bugün yapay zeka, istatistik, matematik ve inanılmaz büyük miktarda veri sayesinde kendimizde olduğuna inandığımız her şeyi kontrol edebilme ilüzyonunun tam tersinden yani. Biz her şeyi kontrol ettiğimizi sanırken tüm veri setlerimizin dışında yaşanan anomalilerin tüm kaderimizi nasıl etkileyebileceğinden.

1970 yılında İngiliz matematikçi George Box şöyle demişti: “Aslında bütün modellerimiz yanlış. Ama bazıları bazen işe yarayabiliyor.” Bugün ise yaşamı açıklamak için kullandığımız modeller ne doğru ne de kullanışlı. O yüzden yeni bir yaklaşıma ihtiyacımız var. O da ne biliyor musunuz? Yaşamın delirten karmaşıklığından anlam çıkarmaya çalışmaktansa bu kaosun içerisinde yol almayı öğrenebilmek…

Bilimsel devrime de bir gidelim bunu anlamak için. Bilimsel devrim gerçekleşmeden önce insanlar “Bu fırtına neden gemilerimizi yok etti?” sorusunun cevabını “tanrılara” atfederken 17. Yüzyılda Isaac Newton bu tip olayların doğa yasaları ile açıklanabileceğini ortaya koyan bir anlayış ortaya koyacaktı. Sonrasında gelen tüm gelişmelerle birlikte evrenin gizemli, açıklanamaz denen olayları birer birer açıklanmış ve sır perdeleri aralanmaya başlamıştı.

Ve artık “yasaların” peşinde koşmaya başlamıştık. Her yerde, ama her yerde bir düzen, bir açıklama arıyorduk. Önce fizikte büyük paradigma değişimlerine tanık olduk. Sonra Darwin geldi. Evrim teorisi ile kompleks yaşam formlarında bile bir düzen, bir sistem olduğunu koydu ortaya. En önemli algı değişikliği burada olmuştu aslında. Fizik, kimya, biyoloji… Tüm disiplinler gün geçtikçe yeni açıklamalar koyuyordu önümüze. E o zaman insan davranışlarının, toplumsal olayların da bir mekaniği olamaz mıydı? İşte bunu da önce Fransız sosyolog Henri de Saint-Simon ve peşinden sosyolojinin babası Auguste Comte açıklamaya çalışacaktı. Tüm oklar şunu gösteriyordu artık: gezegenlerin hareketlerini nasıl açıkladıysak Fransız devrimini de aynı netlikle açıklayabilirdik… Ama işte burada bir duvara toslayacaktık. Yüzyıllardır aşamadığımız bir duvar.

Bunu da bize daha önce konuştuğumuz “kaos teorisi” çok net bir şekilde gösterecekti. Kaotik sistemlerde gerçekleşen ufacık, minicik, çok önemsiz gördüğümüz bir değişiklik korkunç sonuçlar doğurabiliyordu. Kelebeğin kanatları fırtına başlatabiliyordu. Yaşam gibi sistemlerden bahsediyoruz. Bir teolog olan Pema Chödrön’ün de söylediği gibi “Eğer güvenlik ve kesinlik arıyorsanız yanlış gezegendesiniz…” Ki zaten sonra ne oldu?

Bu kurmaya çalıştığımız tahmin edilebilir, açıklanabilir evren Kuantum Mekaniği ile ciddi bir darbe aldı. Tüm yasaların temelinde hiç de tahmin edilemeyen davranışlar sergileyen parçacıklar bize sinsi bir gülümseme ile bakıyordu. Kesin kabullerle sarıp sarmaladığımız determinizm tekrar tartışmaya açıldı ve buradan da bambaşka bir hikaye çıktı. Zira bu evrene baktığımızda şunu gördük:

Misal evet, Evrim Teorisi makro ölçekte gerçekten de çok tutarlı, izlenebilir, takip edilebilir bir rota izliyordu. Fakat 1960’larda Japon evrimsel biyolog Motoo Kimura aslında evrimin arkasındaki genetik değişikliklerin moleküler düzeyde çoğunlukla hiçbir fonksiyonunun olmadığını keşfettiğinde işler bayağı sarpa saracaktı. Zira Kimura şunu keşfetmişti: Genetik değişiklikler temelde aslında tamamen rasgele ve hatta kaza eseri bile denilebilir. Peşinden başka isimler de bunu fark etmeye başladı. 1988’de Amerikan biyolog Richard Lenski çok uzun dönemli bir evrim deneyi başlattı ve 1988’den beri devam eden bu deney de şunu ortaya koydu: E koli gibi bakterilerin gelişmesine neden olan adaptasyonların çoğu birbirini takip eden anlamsız, rasgele mutasyonlardan kaynaklanıyordu. Ama bu rasgele ve anlamsız mutasyonlardan biri bile gerçekleşmeseydi sonrasında ortaya çıkan “faydalı” mutasyonlar da mümkün olmayacaktı…. Bazen net, açık bir neden veya düzen olmasına gerek yoktu. Bazen, bir şeyler, öylece, oluyordu…

Hiç kimsenin öngöremediği, kontrol edemediği olaylar bir anda büyük değişimlere yol açıyordu. Peki böyle bir dünyada toplumsal değişimi nasıl anlayabiliriz? İşte sosyal bilimlerin en büyük açmazı da bu: Kaosun içinde düzen aramak. 8 milyar insanın birbirine bağlı, sürekli değişen bir dünyada yaşadığı bu düzende, biz hâlâ “neden?” sorusuna net cevaplar bulmaya çalışıyoruz.

Ama zamanla anlaşıldı ki bu dünya o kadar basit değil. Sosyal bilimciler artık sadece “orta büyüklükte” örüntüler arıyorlar. Küçük modellerle büyük resmi anlamaya çalışıyorlar. Ellerindeki verilere bakıp, geçmişteki sebeplerle sonuçlar arasında düzenli ilişkiler kurmaya çalışıyorlar. Ama bazen, o düzenin dışındaki bir tesadüf, her şeyi altüst ediyor. Ve biz o flulukları, o rastlantıları yeterince ciddiye almıyoruz. Fakat bu arayışı da kolay kolay bırakmayacaktık tabi.

Bilim ve teknoloji ilerledikçe, özellikle 1980’lerden sonra sosyal bilimciler de daha matematiksel yöntemlere yönelmeye başladı. Ellerinde artık güçlü bilgisayarlar vardı. Bu sayede büyük veri yığınlarını inceleyip, örüntüler bulabileceklerini düşündüler. En çok kullandıkları araçlardan biri de “lineer regresyon” adını verdikleri bir yöntemdi. Basitçe anlatmak gerekirse: geçmişteki verilere bakıp iki şey arasında nasıl bir ilişki olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Örneğin, “yoksulluk arttıkça suç da artar mı?” gibi. Lineer regresyon, bu verileri bir grafik üzerine yerleştirip aralarındaki en uygun düz çizgiyi çizmeye çalışıyor. Bu çizgi bize şu mesajı veriyor: “Evet, genelde şu kadar yoksulluk artarsa şu kadar da suç artıyor.”

Ama burada büyük bir sorun var. Hayat, böyle düz çizgiler gibi işlemiyor. Sosyal olaylar bir anda patlak verebiliyor. Küçük bir olay, milyonlarca insanın hayatını değiştirebiliyor. Mesela 1914’te, Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük Franz Ferdinand bir suikasta kurban gitti. Bu tek bir kurşun, dört yıl sürecek bir dünya savaşını başlattı. 40 milyona yakın insan öldü. Bir kişinin ölümüyle koskoca bir dünya düzeni yerle bir oldu. Ya da daha yakın tarihte, 2010’da Tunuslu bir seyyar satıcının kendini yakması… Bu olay zincirleme şekilde Arap Baharı’nı, iç savaşları, rejim değişimlerini ve milyonların yerinden olmasını başlattı.

Bunlar bize şunu gösteriyor: Hayat, tek bir sebep–tek bir sonuç şeklinde ilerlemiyor. Bazen minicik bir etki, devasa sonuçlara yol açabiliyor. Buna kaos diyoruz. Ve kaotik bir dünyada lineer düşünmek bizi yanıltıyor. Üstelik lineer regresyonlar olayların zamanlamasını ve yerini de pek umursamaz. Oysa bazen sırf olayın hangi sırayla yaşandığı ya da nerede geçtiği bile her şeyi değiştirir.

Kısacası, lineer regresyonlar düzenli, tahmin edilebilir bir dünya için harika araçlardır. Ama ne yazık ki bizim dünyamız öyle bir yer değil. Bizim dünyamız, rastlantılarla dolu, dengesiz, sürprizlerle yüklü bir yer. O yüzden belki de artık düz çizgiler yerine, kaotik dalgalarla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Kısacası, lineer regresyonlar düzenli, tahmin edilebilir bir dünya için harika araçlardır. Ama ne yazık ki bizim dünyamız öyle bir yer değil. Bizim dünyamız, rastlantılarla dolu, dengesiz, sürprizlerle yüklü bir yer. O yüzden belki de artık düz çizgiler yerine, kaotik dalgalarla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor.

İşte burada önemli bir yanılgı başlıyor: Biz kaosu bastırmak için modeli sadeleştiriyoruz. Gerçek hayatın karmaşasını, düzensizliğini, rastlantılarını “gürültü” olarak kenara atıyor, sadece düzenli örüntüleri yani “sinyali” görmeye çalışıyoruz. Ama sorun şu ki, bu karmaşada gürültü dediğimiz şey bazen her şeyin ta kendisi. Titanic’in %99.8’lik sorunsuz yolculuğu, Lincoln’ün oyunun çoğunu keyifle izlemiş olması… Bunların hiçbir önemi yoktu. Çünkü son saniyede olan şey, tüm hikâyeyi belirledi.

Biz hâlâ geçmişte işe yarayan basit modellerle, bugünün ve yarının karmaşık dünyasını anlamaya çalışıyoruz. Çünkü elimizde daha iyisi yok. Ve çünkü kesinlik, belirsizlikten daha rahat hissettiriyor. Ama gerçeklik bu konforu pek umursamıyor.

Lineer modellerin bu kadar hatalı olmasının nedeni bilim insanlarının aptal olması değil. Asıl sorun, bu modellerin 50 yıldır neredeyse hiç değişmemesi. Evet, elimizde daha iyi bilgisayarlar, daha gelişmiş istatistik yöntemleri var. Ama karmaşıklıkla başa çıkma konusunda hâlâ çaresiziz. Çünkü bazı şeyler deneyle test edilemez. Bir iç savaşı neyin tetiklediğini anlamak için etik bir deney kuramazsınız. Aynı şey farklı yer ve zamanda tamamen farklı sonuçlar doğurabilir.

İşte bu yüzden sosyal bilimler geleceği öngörmekten çoktan vazgeçmiş durumda. En prestijli dergilerde bile yapılan binlerce araştırmadan sadece birkaç tanesi açık bir tahmin sunuyor. Geri kalanı ya “modellerimizi test edemeyiz” diyor ya da hiçbir zaman çürütülemeyecek teorilerle oyalanıyor. Ölü teoriler yıllarca dolaşımda kalıyor, çünkü onları çürütecek cesur bir öngörü sunulmuyor. Oysa sosyal bilimlerin amacı insan hayatını daha iyi hale getirmek. Öngörü yapmaktan korkarak bu nasıl mümkün olabilir? Bu çıkmazdan kurtulmak için yeni bir bakış açısına ihtiyacımız var. Ve bu bakış açısı bize fizik, biyoloji ve karmaşıklık teorisinden geliyor.

1960’lardan itibaren bazı aykırı düşünürler, “kaos” ve “karmaşık sistemler” kavramları etrafında birleştiler. Santa Fe Enstitüsü gibi yerlerde yeni bir anlayış doğdu. Bu bilim insanları, düzeni aramaktansa sistemlerin nasıl kırılma noktasına geldiğini, nerede bir çöküş olabileceğini anlamaya çalışıyorlardı. Ve bu kırılma noktaları çoğu zaman minicik bir olayla tetikleniyor: bir sebze satıcısı, bir kurşun, bir bulut…

Tıpkı fizikçilerin bir kum yığını modelinde anlattığı gibi. Kumlar üst üste birikir, yığın yükselir. Bir noktadan sonra minicik bir kum tanesi bile büyük bir çığ başlatabilir. Çünkü sistem artık hassas bir dengeye gelmiştir. Sosyal sistemler de böyledir. Norveç’te biri kendini yaksa toplum yerinde kalır. Ama bazı yerlerde aynı olay koca bir rejimi yıkabilir. Çünkü o toplumun kum yığını çoktan kırılma noktasına dayanmıştır.

Bugün sosyal bilimlerin yapması gereken, bu kırılgan yapıları anlamak ve öngörmeye çalışmaktır. Ekolojik çöküşleri anlamak için kullanılan teoriler, sosyal sistemlerde de erken uyarı sinyalleri verebilir. Ama bunun için önce, dünya düzenli bir sistemmiş gibi davranmayı bırakmamız gerekir. Çünkü gerçek şu: Biz kaotik bir dünyada yaşıyoruz. Ve bazen bir şeyin kaderini, sadece güzel bir manzara için trenden inen bir adam ya da gökyüzünde rastgele oluşmuş bir bulut belirliyor.

Kaynaklar ve ilgili okumalar

  1. Özgün Bebar Bilim videosu
  2. İlgili okuma (Wikipedia, İngilizce): Chaos theory