Bilgi. Ne demek? Yani. Biliyorum dediğimiz zaman neyi kast ediyoruz. Bilgi. Gerçekten. Nedir? Basit bir soru gibi ama biraz düşündüğünüzde bir duvara tosluyorsunuz. Zira bilgi dediğimiz şey gerçekten evrenin en temel yapıtaşı desek yanlış söylemiş olmayız. Ve gerçekten de sahip olduğumuz en güçlü şey… Her anlamda. Neden bahsettiğimi daha iyi anlamak için bundan 5000 yıl kadar öncesine bir yolculuk yapmamız lazım. İnsanlığın en ama en önemli icadına. Yazının icadı…
Bir anlığına bir düşünmenizi rica ediyorum. İnsanın “yazmaya” başlama motivasyonunu ve bunun açtığı kapıları… Tüm insanlık tarihini bir anda tamamen değiştiren bir kırılmaydı yazının icadı. Hatta öyle ki sanki ondan öncesi yokmuş gibi gelir insana… Onun icadından önce yaşamış milyarlarca insan, yaşanan sayısız felaket ve başarı, olan biten her şey sanki hiç yaşanmamış gibidir. Kayalara, kalıntılara, toprağa gömülü olanlara bakarak anlamaya çalışırız olup biteni. Ama gerçekten “bilemeyiz”… İşte yazının icadı, nasıl söylesem, insanı evrende görünür kılan bir şeydi. Esaretin bedelinde “Brooks was here” yazmıştı Brooks Hatlen intihar etmeden hemen önce. Yok olmaya karar vermiş olsa bile isminin silinmesine gönlü el vermemişti… Bunun gibi bir motivasyonla insan başladı yazmaya, çizmeye, resim yapmaya… Tabi ki temel motivasyon ihtiyaç diyebiliriz teknik konuşursak. Sahip olduklarını kayıt altına almaktı amacı denir… Ama sanki daha çok varoluşsal sancılarını bir nebze rahatlatmaktı amacı.
Yazının icadı ile insan evrenin kumaşına “Biz buradaydık…” yazacaktı bir anlamda. MÖ 2300 yıl önce kral Teti’nin piramidinde de benzer yazılar görecektik. Bugün hala en iyi korunmuş tam metinlerden biridir bu. Ve Teti’yi ölümsüzleştiren bu dualar ve onu tekrar canlandırmaya çalışan büyülerden oluşan bu metinde de şöyle der: "Ey Kral Teti! Sen ölmedin. Sen yalnızca ebedi yaşama geçtin. Gökyüzüne yükseliyorsun. Tanrıların arasına katılıyorsun. Onlar seni kabul ediyor, sana güç veriyor ve sonsuza dek yaşayacaksın." Teti tekrar canlanmasa da bir anlamda ölümsüzlük hayali gerçekleşmiş gibi görünüyor. Bugün hala ondan bahsediyoruz.
Neyse. İcadın önemi o kadar derin ki biraz kendimi kaptırıp konudan sapmış olabilirim ancak asıl konuya dönüyorum hemen. Yazının icadı demiştik. Kelimeler. Aslında “bilgi” dediğimiz şeyi içinde barındıran zaman kapsülleridir.
Önce elimizde ne varsa onunla başladık tabi. Çivi vardı elimizde. Ve kilden, topraktan, taştan tabletler. Binbir zahmetle elimize ne geçirdiysek çivilere vura vura kazıdık bu tabletlere. Önce Mezopotamya’da Sümerlerle başladı diye biliyoruz ama eminim çok daha öncesi vardır. Elimizdeki bilgilerle konuşuyoruz. Fakat mantık benzerdi tümünde. Doğada gördükleri şeyleri, cisimleri, insanları görsel olarak mümkün olduğunca benzer şekilde tabletlere aktarmak. Bir geyik, bir insan… Baktığınız zaman anlıyordunuz. Bir anlamda resim çizmek gibiydi ilk yazılar. Fakat sonra Sümerlerin asıl tarihi değiştiren zekası bunu çok daha farklı bir şekilde yapmaya karar vermeleri olacaktı. Neden illa görsel olarak ifade etmeye çalışıyoruz ki? Yani her şeyi görselleştiremiyoruz sonuçta. Aşkı, intikamı, yası, sevinci nasıl görselleştireceksiniz ki? Onun için başka bir sistem gerekiyordu. Mesela… Sesi aktarabilirler miydi?
Evet. O şey için kullandıkları isimlendirmeleri söylerken ağızlarından çıkan sesleri aktarmak? Garip ama işte devrimsel bir yaklaşımdı bu… Sesler için semboller ürettiler. Her sese karşılık gelen rasgele semboller. Sembolün, harfin, kelimenin bir şeye benzemesine gerek yoktu. Sadece hepimiz baktığımızda neye karşılık geldiği konusunda hemfikir olalım yeter…
İşte dil dediğimiz, sayısız dil ailesinden sayısız farklı dil olmasının ana açıklaması da bu… Tüm uluslar, birlikte yaşayan toplumlar kendi aralarında hangi sesin hangi sembole karşılık geldiği konusunda farklı anlaşmalara vardılar ve bugün irili ufaklı tüm dillerle birlikte 7000 civarı dil olmasının açıklaması da buydu… Ama işte buradaki asıl kırılım şuydu: insan düşüncesi ilk defa insanın bedeninden ayrılarak ait olduğu insanın fani bedeninin bu evrende geçireceği süreden çok çok daha uzun, ve belki de sonsuza dek yaşamaya başlayacaktı. Ve işte bu her şeyi değiştiren dönüşümdü… Soyut düşüncenin sembollere dönüşümü. Bilgi artık özgürdü.
Biraz zihnimizi zorlayıp, hafif kurguya da kaçıp bilgiyi kendi iradesi olan bir varlık gibi düşünelim mi? Eğlenceli bir düşünce deneyi ama sonraki süreci anlamamızda yardımcı olacak bize. Evet. Bilgi artık özgürdü ve milyarlarca yıl özgür kalmayı bekleyen bir varlığın ilk yapacağı şey gibi artık yayılmanın yollarını arayacaktı. Yeni görev hem zamansal hem de mekansal olarak tüm evrene yayılmaktı.
Tabletler, mağara duvarları derken daha kolay yazılan, taşınması, yayılması daha kolay bir araç gerekliydi düşünceyi taşımak için. Çok şey kullanıldı. Hayvan derileri, kumaşlar… Ve ardından. Çok çeşitli formlardan geçip ulaşılan en mükemmel yazma ve taşıma aracı bulundu. Kağıt. Hem kolay yazılıyor hem de yük olmuyordu… Bilgi istediğini sonunda bulmuş gibiydi. En azından bir süreliğine… Çünkü insanlığın başına gelen ilginç bir şey vardır. Bir problemi çözdüğünüz anda, aslında çok daha büyük bir problemin kapısını açarsınız.
Kağıt düşünceyi hafifletti. Ardından matbaa geldi. Ve belki de tarihte ilk kez bilgi, tek tek çoğaltılan bir şey olmaktan çıktı; seri üretilebilen bir şeye dönüştü. Düşünün… Binlerce yıldır bir kitabın ikinci nüshasını oluşturmanın tek yolu onu baştan sona yeniden yazmaktı. Şimdi ise aynı bilgi yüzlerce, binlerce, sonra milyonlarca insana aynı anda ulaşabiliyordu. Bilgi artık sadece hayatta kalmıyordu. Çoğalıyordu. Ve çoğaldıkça dünyayı da dönüştürüyordu.
Çünkü artık her yeni fikir, onu keşfeden kişiyle birlikte ölmüyordu. Bir bilim insanının yaptığı keşif, başka bir bilim insanının başlangıç noktası oluyordu. İnsanlık tarihinde ilk kez her nesil dünyayı yeniden keşfetmek zorunda kalmıyor; kendinden önce yaşayanların bıraktığı yerden devam edebiliyordu. Bilgi ilk kez gerçekten birikmeye başlamıştı. Ve belki de medeniyet dediğimiz şey tam olarak buydu. Bilim bu yüzden hızlandı. Ticaret bu yüzden büyüdü. Devletler bu yüzden daha karmaşık hâle geldi. Çünkü artık insanlığın hafızası, tek tek insanların hafızasından çok daha büyük bir şeye dönüşmüştü. Fakat…
Tam bu noktada bilgi bir kez daha sınırlarına ulaştı. Onu artık saklayabiliyorduk. Çoğaltabiliyorduk. Dünyanın öbür ucuna gönderebiliyorduk. Ama hâlâ yalnızca insanlar okuyabiliyor, yalnızca insanlar yorumlayabiliyor ve yalnızca insanlar onunla çalışabiliyordu. Belki de sıradaki büyük devrim, bilginin daha uzağa gitmesi değildi. İlk kez bir makinenin bilgiyle çalışmayı öğrenmesiydi. Ve bunun için beklenmedik bir yere gitmemiz gerekiyor. 18. yüzyılın sonlarında, Fransa’nın Lyon şehrine…
O dönem Lyon, dünyanın en önemli ipek üretim merkezlerinden biriydi. Son derece karmaşık desenlere sahip kumaşlar dokunuyordu burada. Fakat bir sorun vardı. Bir desen ne kadar karmaşıksa, onu dokumak da o kadar zorlaşıyordu. Bazen iki usta dokumacı günlerce çalışıyor, buna rağmen yalnızca birkaç santimetrelik kumaş üretebiliyordu. Ardından Joseph Marie Jacquard isimli bir mucit ortaya çıktı. Ve yaptığı şey, ilk bakışta yalnızca dokuma tezgâhlarını geliştirmek gibi görünüyordu. Ama aslında yaptığı şey çok daha büyüktü. Jacquard, dokunacak deseni makinenin içine yerleştirmedi. Onu makineden ayırdı.
Bunun yerine üzerinde delikler bulunan kartlar kullandı. Her kart, dokunacak desen hakkında bilgi taşıyordu. Delik varsa ip yukarı kalkıyordu. Delik yoksa aşağıda kalıyordu. Kartlar sırayla makineden geçtikçe desen de satır satır kumaşa işleniyordu. Ve işte burada insanlık tarihinin en önemli kırılımlarından biri yaşandı. Çünkü ilk kez bir makineye ne yapacağı, makinenin kendisiyle değil… Bilgiyle söyleniyordu. Aynı tezgâh… Aynı dişliler… Aynı mekanizma… Ama kartları değiştirdiğiniz anda bambaşka bir kumaş dokuyabiliyordu. Bugün bize son derece sıradan geliyor. Çünkü bunu her gün yapıyoruz.
Telefonumuza yeni bir uygulama yüklüyor, bilgisayarımıza yeni bir program kuruyoruz. Donanım aynı kalıyor. Değişen tek şey bilgi oluyor. Fakat bunun temeli, iki yüz yıl önce delikli kartlarla atılmıştı. Jacquard belki sadece daha hızlı kumaş dokumak istiyordu. Ama farkında olmadan çok daha büyük bir şeyi göstermişti. Bilginin özü, onu taşıyan şeyden bağımsız olabilirdi. Bir desen… Deliklere dönüşebilirdi. Ve bir makine, yalnızca bu deliklere bakarak ne yapacağını anlayabilirdi. Bilgi ilk kez yalnızca insanlar için yazılmıyordu. İlk kez bir makine de onu okuyabiliyordu. Bir an durup bunun ne anlama geldiğini düşünelim.
İnsanlık binlerce yıl boyunca bilgiyi yalnızca insanlar için üretmişti. Yazıyorduk… Okuyorduk… Anlıyorduk… Karar veriyorduk. Bilgi, insan zihninde anlam kazanıyordu. Şimdi ise ilk kez bir makine, yalnızca kendisine verilen sembollere bakarak ne yapacağına karar veriyordu. Daha doğrusu… Karar vermiyordu. Kendisine verilen bilgiyi kusursuz bir şekilde uyguluyordu. Ve işte bu fikir, bugün kullandığımız bütün dijital teknolojilerin ortak atasıydı. Çünkü o anda ortaya çıkan şey, bir dokuma tezgâhından çok daha fazlasıydı. İnsanlık ilk kez şunu anlamıştı: Bilgi, yalnızca insanın anlayacağı bir şey olmak zorunda değildi.
Bir makine de sembolleri okuyabilir… Ve o sembollerin söylediğini harfiyen yerine getirebilirdi. Üstelik bunun dokuma tezgâhıyla hiçbir ilgisi yoktu. Aynı fikir, teorik olarak herhangi bir makineye uygulanabilirdi. Yeter ki o makineye anlayacağı sembollerle ne yapması gerektiğini söyleyebilelim. İşte bu yüzden Jacquard’ın delikli kartları, yalnızca ipek kumaşları değil… Bilgisayar çağını da dokumaya başlamıştı. Fakat bilginin önünde hâlâ çözülmesi gereken çok büyük bir problem vardı. Artık makineler onu okuyabiliyordu. Ama bilgi hâlâ yürüyordu.
Bir şehirden diğerine gitmek için hâlâ bir insanın, bir atın ya da bir geminin sırtına ihtiyaç duyuyordu. Bilginin hızı… Hatırlayın, bu hikâyeye neyle başlamıştık? Yazının icadıyla. İnsanın, düşüncesini ilk kez kendi bedeninden ayırmasıyla… O gün bilgi özgürleşmişti demiştik. Ve sonra küçük bir düşünce deneyi yapmış, bilgiyi kendi iradesi olan bir varlık gibi hayal etmiştik. Hani milyarlarca yıldır kafeste bekleyen ve sonunda özgürlüğüne kavuşmuş bir canlı gibi… İlk yaptığı şey ne olmuştu? Yayılmaya çalışmıştı. Önce taşa yazıldı. Sonra tablete. Kağıda geçti. Matbaayla milyonlarca kez çoğaldı. Ardından makinelere kendini okutmayı öğrendi.
Dikkat ederseniz bütün bu hikâyenin ana motivasyonu hiç değişmedi. Bilgi, sürekli kendisini daha uzağa taşıyacak… daha hızlı çoğaltacak… daha fazla yere ulaştıracak yeni yollar buluyordu. Ama önünde hâlâ aşamadığı bir sınır vardı. Ne kadar gelişirse gelişsin… Bilgi hâlâ yürüyordu. Bir mektubun içine giriyor… Bir atın sırtına biniyor… Bir gemiye yükleniyor… Ve gidebildiği yere kadar gidiyordu. Bilginin hızı, onu taşıyan maddenin hızından daha fazla olamıyordu. Ta ki insanlık, onu ilk kez bambaşka bir şeyin içine yerleştirene kadar. Elektriğin. Ve işte o anda bilgi, belki de tarihindeki en büyük sıçramalardan birini yapacaktı.
Elektriğin. Ve işte o anda bilgi, belki de tarihindeki en büyük sıçramalardan birini yapacaktı. yüzyılın başlarında elektrik üzerine yapılan deneyler hız kazandıkça bilim insanları ilginç bir şey fark etmeye başladılar. Elektrik, bir tel boyunca neredeyse anında hareket edebiliyordu. Bu, tarihte ilk kez bilginin, onu taşıyan fiziksel nesneden bağımsız hareket edebilme ihtimali demekti. Eğer elektriği kontrol edebilirsek… Belki bilgiyi de kontrol edebilirdik. Dünyanın dört bir yanında bu fikrin peşinden koşan mucitler ortaya çıktı. Farklı sistemler denediler. Kimisi her harf için ayrı bir tel kullandı.
Kimisi elektrik akımıyla sıvının içinde kabarcıklar oluşturarak harfleri göstermeye çalıştı. Hatta göndericinin mesaj göndereceğini haber vermek için küçük metal topların düştüğü, mekanik düzenekler bile geliştirildi. Bugün bakınca hepsi biraz tuhaf görünüyor. Ama hepsi aynı soruya cevap arıyordu. Elektrik kadar basit bir şey, insan dili kadar karmaşık bir şeyi nasıl taşıyabilirdi? Sonra sahneye Samuel Morse çıktı. Ve yaptığı buluş aslında telgraf değildi. Telgraf üzerinde çalışan birçok kişi vardı. Morse’un asıl dehası… Bilgiyi yeniden soyutlamasıydı. Dedi ki… Harfleri göndermeye çalışmayalım. Harflerin temsilini gönderelim.
Böylece her harf, yalnızca iki farklı sinyalden oluşan yeni bir dile çevrildi. Kısa darbeler. Uzun darbeler. Noktalar ve çizgiler. Mesela İngilizcede en sık kullanılan harf olan E, yalnızca tek bir kısa darbeydi. Daha nadir kullanılan harfler ise daha uzun dizilerle temsil ediliyordu. Böylece ilk kez insan dili… Elektriğin anlayacağı dile çevrilmiş oldu. Ve aslında dikkat ederseniz, insanlık yine aynı şeyi yapıyordu. Önce sesleri sembollere çevirmiştik. Sonra desenleri delikli kartlara. Şimdi ise düşünceleri, elektrik darbelerine çeviriyorduk. Bilgi bir kez daha beden değiştirmişti.
Ve bu kez ışık hızına yakın bir hızla dünyayı dolaşmaya hazırlanıyordu. Çok geçmeden şehirler birbirine bağlandı. Ardından ülkeler… Sonra kıtalar… Okyanusların altına döşenen kablolarla dünyanın iki ucu ilk kez neredeyse anında konuşabilir hâle geldi. Bir zamanlar haftalar, hatta aylar süren haberleşme artık dakikalar içinde gerçekleşiyordu. Ticaret değişti. Gazetecilik değişti. Savaşlar değişti. Dünya küçüldü. Ve insanlık, farkında bile olmadan modern bilgi çağının temellerini atmış oldu. Fakat… Bu hikâyede beni en çok etkileyen şey bunların hiçbiri değil. Yazıyla başlayan bu yolculuğa dönüp baktığınızda ilginç bir örüntü görüyorsunuz.
Bilgi sürekli yeni bir beden buluyordu. Önce taş oldu. Sonra kil. Kağıt oldu. Delikli kartlara dönüştü. Ardından elektrik oldu. Sanki tek bir amacı vardı. Daha uzağa gitmek. Daha hızlı yayılmak. Daha çok zihne ulaşmak. Ama belki de en ilginç kısmı… İnsanlık bütün bunları yaparken, aslında neyi taşıdığını tam olarak bilmiyordu. Çünkü yazıyı icat etmiştik… Matbaayı icat etmiştik… Telgrafı icat etmiştik… Ama hâlâ çok basit görünen bir sorunun cevabını bilmiyorduk. Bilgi gerçekten neydi? Bir düşünceyi "bilgi" yapan şey neydi? Bilginin bir ağırlığı var mıydı? Ölçülebilir miydi? Fizik yasalarına tabi miydi?
Yoksa yalnızca insan zihninin ürettiği soyut bir kavram mıydı? İşte bütün bunlar bizi, yalnızca bilgisayar tarihine değil… Modern fiziğin, matematiğin ve yapay zekânın kalbine götürecek. Çünkü bir sonraki bölümde göreceğiz ki… Bilgiyi anlamadan ne bilgisayarı anlayabilirsiniz… Ne interneti… Ne DNA’yı… Ne de yapay zekâyı. Eğer bu yolculuğa devam etmek istiyorsanız… Çünkü şimdiye kadar sadece bilginin nasıl yolculuk ettiğini anlattık. Bir sonraki bölümde ise… Bilginin gerçekte ne olduğunu anlamaya çalışacağız.




