Temmuz 1936, Londra. Sotheby’s salonlarında, sahibi neredeyse iki yüz yıl önce ölmüş bir adama ait, tarihin en sıra dışı açık artırmalarından biri yapılıyor. Satıştaki belgelerin üzerinde tek bir isim var: Isaac Newton. Yerçekimi, hareket yasaları, ışığın yapısı ve modern matematiğin temeli olan calculus… 1687’de yayımladığı Principia ile fizik tarihini ikiye bölen o rasyonel deha, tüm dünyanın ezbere bildiği Newton’dı bu. Ancak o gün mezat masasına saçılan kâğıtlar, insanlığın tanıdığı o bilim kahramanının mirası değildi.
Sandıklar açıldıkça sayfalar dolusu simya formülleri, cıva ve antimonla karartılmış gizemli laboratuvar notları, Felsefe Taşı’na dair şifreli reçeteler ve Hermes Trismegistus’a adanmış metinler çıkmıştı… Dahası: İncil analizi üzerine kurulmuş milyonlarca kelime, Daniel Kitabı ve Vahiy bölümlerinden çıkarılan kıyamet hesapları, antik krallıkların baştan yazılmış kronolojileri ve geleceğin tarihini bulmaya çalışan matematiksel kehanetler de vardı… O gün orada, rasyonel bilimin babası sayılan Newton, tüm ezberleri bozarak bambaşka bir figüre dönüşüyordu.
Buradaki ironi ise şu: Newton’ın bu gizli mirasının büyük bir bölümünü satın alan kişi, ekonomi dünyasında radikal bir devrim başlatan ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’ten başkası değildi. Newton’a karşı adeta bir saplantı besleyen Keynes, satın aldığı bu kâğıtları yıllarca tek başına, didik didik ederek okudu. Okudukça, tarihin en büyük bilimsel zihninin katmanları bir bir soyuluyor ve altından bambaşka bir portre çıkıyordu. Keynes, yıllar süren bu incelemenin sonunda dünyaya unutulmaz bir tanım hediye edecekti: O, "ilk rasyonel bilim insanı" değil; "akıl çağının son büyücüsü"ydü.
Şimdi her şeyi abartmayı seviyoruz ya. Kimileri Newton’ın bu yönünü alıp onu bilim insanı olmamakla suçlasa da hayır… Newton’ın kimilerine göre tarihin en iyisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu. Ama bize bir şey anlatıyor onun bu yönü. Bilimin nasıl ortaya çıktığını anlatıyor aslında bize biraz.
Şimdi Newton’ın simyacılıkta ne kadar ileri gitmiş olabileceğine bir bakalım. Bu öyle boş zamanlarda ilgilenilmiş geçici bir gençlik hevesi değildi. Newton, yaklaşık otuz yıl boyunca simya ile uğraştı. Bugün elimizde onun kaleme aldığı veya kopyaladığı, dönemin deyimiyle “chymistry” materyalini içeren yaklaşık bir milyon kelimelik devasa bir külliyat var.
Küçük bir etimolojik parantez açarsak; bugün kullandığımız chemistry (kimya) kelimesi doğrudan bu chymistry tabirinden gelir. Kökeni Antik Mısır dilinde "siyah toprak" anlamına gelen kemet sözcüğüne dayanır; Yunanlar khemia, Araplar el-kimya, Orta Çağ Avrupası ise alchemy olarak ödünç almıştır. 17. yüzyıla gelindiğinde bilim insanları işin mistik yönünü ayıklayıp laboratuvar pratiğine odaklanınca, kelimenin başındaki Arapça "al-" takısı atılmış ve geriye Newton’ın da yazdığı haliyle chymistry kalmıştır.
İşte Newton bu alanda bir milyon kelimenin üzerinde not bırakmıştı. Bunlar sadece kitabi bilgiler değil; 1678’den 1696’ya kadar uzanan, kendi elleriyle yaptığı laboratuvar deneylerinin titiz kayıtlarıydı. Bir milyon kelime, kabaca birkaç kalın kitap demektir. Dolayısıyla Newton simyayla sadece ilgilenmiyordu; o, hayatının bilimsel açıdan en üretken döneminde yaşayan gerçek bir simyacıydı.
Tabii bugünün indirgeme refleksiyle hemen şu soru akla gelebilir: Tarihin en büyük zihni, otuz yıl boyunca demiri altına çevirmek için mi uğraşmış? Çünkü bizim zihnimizde simya demek; kurşunu altına çevirmek, Felsefe Taşı, ölümsüzlük iksiri ve biraz da Harry Potter demektir. Evet, Newton chrysopoeia denilen, değersiz metalleri altına dönüştürme fikrini ciddiye alıyordu. Ancak o dönemde fizik, kimya veya tıp gibi disiplinlerin henüz birbirinden ayrılmadığını unutmamak gerekir. Bugün bize "üfürükçülük" gibi gelen simyanın içinde; maden işleme, damıtma, ilaç yapımı, asitler, alaşımlar ve metallerin tüm yapısal özellikleri iç içe geçmiş durumdaydı.
Newton, meşhur bilimsel titizliğini bu karanlık laboratuvara da taşımıştı. Karıştırıyor, ısıtıyor, soğutuyor, tekrar eritiyor; ortaya çıkan renkleri ve kalan madde miktarlarını miligramı miligramına kaydediyordu. Antimon, cıva, kurşun cevheri, bizmut ve çeşitli tuzlar… Defterlerindeki notlar o kadar teknik ve nettir ki, modern araştırmacılar bu deneylerden bazılarını bugün laboratuvarda birebir tekrarlayabildiler.
Örneğin simyacıların kutsal saydığı "star regulus of antimony" (antimon yıldızı) maddesini ele alalım. Antimon madeni uygun şekilde eriyip soğutulduğunda, yüzeyinde yıldız benzeri kristal bir desen oluşur. 17. yüzyılda bu büyüleyici görüntüye bakan bir zihnin, bunun arkasında gizli bir doğa gücü araması son derece doğaldı. İşte bu gizli gücün peşine düşmek, aslında modern bilimin ilk adımlarıydı.
Çünkü Newton, o tozlu laboratuvarda aslında çok temel soruların cevabını arıyordu: Madde neden böyle davranıyor? Bir madde diğeriyle birleştiğinde ne değişiyor? Metaller yerin altında nasıl oluşuyor ve maddeler neden birbirine tutunuyor? Isı nedir, yanma nedir? Bugün biz bu soruların bir kısmını kimyaya, bir kısmını fiziğe dahil ediyoruz. Newton ise hepsinin altında, evrenin tamamını yöneten ortak bir mekanizma olduğuna inanıyordu.
Newton’ın bu evrensel mekanizma arayışını doğrudan gözler önüne seren inanılmaz bir belgeye sahibiz. 1670’lerin başına tarihlendirilen ve başlangıç cümlesi nedeniyle bugün “Of Nature’s Obvious Laws and Processes in Vegetation” (Doğanın Belirgin Yasaları ve Bitkisel Süreçleri Üzerine) adıyla anılan bu metinde Newton, sıra dışı bir şey yapıyor. Simya okumalarından damıttığı fikirlerle, doğada birbirinden tamamen bağımsız görünen olayları tek bir çatı altında açıklamaya çalışıyor. Bu uğraş, aslında onun kendi "her şeyin teorisini" bulma yolculuğuydu.
Hatta bilim tarihçilerinin önemli bir kısmı, Newton’ın meşhur kütleçekim teorisinin de tam olarak bu gizli gücü arama çabasından doğduğunu savunur. Çünkü onun zihinsel evreninde simya ile fizik birbirine sürekli temas ediyordu; onu ömrü boyunca rahatsız eden tek bir büyük soru vardı: Doğanın gördüğümüz yüzünün arkasında ne saklı? Üstelik Newton bu sorunun cevabının yalnızca gelecekte yapılacak yeni deneylerde değil, tarihin tozlu sayfalarında kalmış kadim metinlerde de gizlendiğine inanıyordu.
İşte Keynes’in incelediği o sandıkların arasından çıkan en çarpıcı metin, simya ve hermetizm geleneğinin en kutsal şifresi kabul edilen Tabula Smaragdina, yani Zümrüt Tablet’ti. Efsaneye göre Antik Mısır’ın bilgi tanrısı Thoth ile Antik Yunan’ın Hermes’inin birleşimi sayılan bilge Hermes Trismegistus tarafından bir zümrüt sütuna elmas uçla kazınan bu gizemli metni, Isaac Newton kendi eliyle Latince’den İngilizceye çevirmiş ve üzerine sayfalarca not almıştı.
Üstelik bunu yaparken çok büyük bir hukuki risk alıyordu. Dönem İngiltere’sinde simya yapmak ağır bir suçtu. Ancak bu yasak bilimsel bir kaygıdan değil, tamamen ekonomik bir korkudan besleniyordu: Saray ve parlamento, bir simyacının gerçekten altın üretmeyi başarması halinde resmi para biriminin değer kaybedeceğinden ve krallık düşmanlarının bu gizli servetle tahtı ele geçireceğinden korkuyordu.
Newton bu tehlikeye rağmen metni öylesine derinlemesine yorumlamıştı ki, Zümrüt Tablet onun gözünde evrenin işleyiş haritasına dönüştü. Newton açısından metnin ana fikri; evrenin tek bir temel maddeden yaratıldığı, mikro düzeydeki laboratuvar kimyası ile makro düzeydeki kozmik mekaniğin aynı yasalara tabi olduğuydu. Nitekim meşhur "Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır" ilkesini tamamen kendi kütleçekim teorisiyle bağdaştırmıştı. Notlarında, gökyüzündeki devasa gezegenleri yörüngede tutan o görünmez yerçekimi kuvveti ile laboratuvardaki kimyasal kapta maddelerin birbirini çekmesini sağlayan "gizli gücün" aslında aynı ilahi kaynaktan geldiğini savunuyordu.
Bugün kulağa tamamen ezoterik gelen bu yaklaşım, Newton’ın köklü dindar kişiliğinin ve mekanik evren modelinin kusursuz bir yansımasıydı. Zümrüt Tablet’te anlatılan maddenin yukarı tırmanıp tekrar aşağı inmesi döngüsü, onun için doğadaki enerjinin ve hareketin sürekliliğini sembolize ediyordu. Bilim insanının yegane görevi ise Tanrı’nın kurduğu bu muazzam saatin çalışma prensiplerini bulmaktı. Yaratıcının doğaya bıraktığı şifreleri çözmek için çıktığı bu yolculuk, onu laboratuvardan çıkarıp Kutsal Kitap’ın derinliklerine itecek; evrenin nihai cevaplarını bulabilmek adına İncil’i satır satır, adeta bir matematik problemi gibi analiz etmesine yol açacaktı.
Newton zihninin bu kuytu köşelerine bugün hepimiz, dünyanın her yerinden tamamen ücretsiz olarak ulaşabiliyoruz. Oxford Üniversitesi öncülüğünde yürütülen kâr amacı gütmeyen akademik bir girişim olan The Newton Project, dâhinin bilim, matematik, teoloji ve simya üzerine yazdığı milyonlarca kelimelik el yazmasını dijital ortama aktardı. Proje, Newton’ın hayattayken yayınlamadığı gizli simya notlarını, Zümrüt Tablet çevirilerini ve dinsel yazılarını hem orijinal elyazması görselleriyle hem de modernize edilmiş transkriptleriyle açık erişime sunuyor.
Arşivdeki en çarpıcı detay ise bu teolojik yazıların devasa boyutu. Projenin yayımladığı dini metinlerin toplamı 2,2 milyon kelimeyi bulurken, sadece erken Hristiyan kilisesi üzerine kaleme aldığı notlar tek başına 2 milyon kelimenin üzerinde. İki milyon kelime; dindar bir bilim insanının boş zamanlarında teoloji üzerine düşünmesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. .Newton, dini de tıpkı fizik gibi katı bir araştırma problemi haline getirmişti. Eski metinleri topluyor, kilisenin ilk dönemlerini inceliyor, farklı İncil nüshalarını kelime kelime karşılaştırarak metinlerin hangi dönemlerde ortaya çıktığını ve uğradığı değişimleri adeta bir dedektif gibi saptamaya çalışıyordu.
Bu derin metin dedektifliği, onu 1670’lerin sonlarında dönemin en tehlikeli sonuçlarından birine ulaştırdı: Newton, Teslis (Üçleme) doktrininin doğru olmadığına karar verdi. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un geleneksel Hristiyan öğretisindeki ilişkisini reddediyor; ilk Hristiyanlığın sade inancının, sonraki yüzyıllarda kilise otoriteleri tarafından bozulduğunu savunuyordu. 17. yüzyıl İngiltere’sinde bu fikre sahip olmak kelimenin tam anlamıyla idama mahkûm edilmek demekti. Bunun bilincinde olan Newton, ulaştığı bu sarsıcı sonucu sadece teolojik bir hissiyata değil, somut kanıtlara dayandırdı.
İncil üzerinde adeta bir filolog gibi çalışarak, Teslis inancını desteklemek için kullanılan bazı pasajların en eski el yazmalarındaki izini sürdü. Yunanca metinleri, farklı tercüme geleneklerini ve İlk Kilise Babalarının alıntılarını inceledi. Özellikle 1. Yuhanna 5:7 ve 1. Timoteos 3:16 ayetleri üzerinde yaptığı ayrıntılı karşılaştırmalar sonucunda, bu kritik ifadelerin yüzyıllar içinde tahrif edilerek İncil’e sonradan eklendiğini kanıtladı. Newton, neyle ilgilenirse ilgilensin asla körü körüne inanan ya da kolaya kaçan bir adam olmamıştı; inancı bile onun o devasa, takıntılı rasyonalizminden nasibini alıyordu.
Bu noktadan sonra Newton’ın dini çalışmaları daha da genişledi. Daniel Kitabı, Vahiy bölümü, Roma İmparatorluğu ve kilise tarihi gibi devasa alanları tek bir kronolojik sistem altında toplamaya girişti. Kehanetleri matematiksel bir zemine oturtmaya çalışırken, bir yandan da tüm bu kutsal zaman çizgisini dünya tarihiyle eşitlemek adına antik dünyanın kronolojisini baştan inşa etmeye karar verdi. Onun bu devasa uğraşını, ölümünden bir yıl sonra, 1728’de yayımlanan The Chronology of Ancient Kingdoms Amended (Antik Krallıkların Düzeltilmiş Kronolojisi) adlı eserinden öğreniyoruz.
Yaklaşık 85 bin kelimelik bu çalışmada işler tam anlamıyla "Newtonvari" bir hâl alıyor. Çünkü o, eski krallıkların tarihini gün yüzüne çıkarırken yalnızca tozlu metinlere bağlı kalmıyor; işin içine astronomiyi de dahil ediyor. Eski yazarların yıldız konumlarına dair aktardığı ipuçlarını toplayıp, Dünya’nın eksen hareketi nedeniyle yıldız koordinatlarının yüzyıllar içinde uğradığı sapmayı, yani presesyonu hesaba katıyor. Düşünün; Jason ve Argonotlar’ın tam olarak hangi çağda yaşadığını bulmak için elinizdeki en güçlü araç, gökyüzünün o kusursuz matematiği oluyor. İşte Newton zihni tam olarak buydu. Ortada çözülmesi gereken bir problem ve birbirine uymayan dağınık parçalar varsa, o parçaları bir kenara itmek yerine alttaki gizli düzeni yeniden inşa ediyordu. Tarihin derinliklerindeki bu amansız matematiksel uğraş ise bizi nihayet internette Newton hakkında dolaşan en meşhur ve en tuhaf iddialardan birine ulaştırıyor: Muhtemelen sizin de karşınıza çıkmıştır. “Isaac Newton dünyanın 2060 yılında yok olacağını hesapladı” diye dolaşır zaman zaman. Kulaktan kulağa yayılan bu iddia ilk bakışta sansasyonel bir kıyamet senaryosu gibi görünse de, işin aslına ve Newton’ın kendi el yazmalarına baktığımızda gerçek biraz daha farklı. Newton, İncil’in Daniel ve Vahiy bölümlerindeki kehanet sürelerini gerçek tarihsel dönemler olarak yorumluyordu. Özellikle metinlerde geçen 1260 günlük süreyi, geleneksel "bir gün bir yıldır" kabulünden yola çıkarak 1260 yıl olarak ele aldı. Bu dönemin başlangıcını ise MS 800 yılına sabitledi. Hesap oldukça basitti: 800 artı 1260, bizi 2060 yılına götürüyordu ve bu sayı gerçekten de kendi el yazmalarında yer alıyordu.
Ancak Newton, "2060’ta dünya patlayacak" demiyordu. Hatta tam tersine, sürekli kıyamet tarihi açıklayan şarlatanların aceleci tahminlerini boşa çıkarmak ve insanları sakinleştirmek için bu hesabı yapmıştı. Bir nevi, "Arkadaşlar, bu işi yapacaksanız biraz tutarlı ve bilimsel olun" diyordu. Buradaki ironi, onun da bu tarihi kutsal metinlerden hesaplamasıydı. Yine de Newton’ın zihni açısından bakıldığında bu durum, Principia’daki problem çözme yönteminden tamamen farklı bir gezegende değildi. .Ortada, içinde sayılar ve tarihsel olaylar barındıran şifreli bir metin vardı; Newton da tıpkı bir fizik problemi gibi, doğru başlangıç koşullarını bulduğunda bu ilahi sistemi çözebileceğine inanıyordu.
İlahi sistemin şifrelerini çözmeye çalışan bu zihin, 1696 yılında Cambridge’deki izole dünyasından çıkıp Londra’ya adım atarak hayatının belki de en tuhaf dönüşünü gerçekleştirdi. Evet. Newton hakkında belki de çok az bilinen bir dönemdi bu. Newton, İngiltere para sisteminin kalbine, Kraliyet Darphanesi’ne (Royal Mint) önce yönetici (Warden), 1699’da ise darphane müdürü (Master) olarak atandı ve ölümüne kadar bu görevde kaldı. Hayatının bu iki dönemini yan yana koyduğumuzda muazzam bir ironi belirir: Yıllarca laboratuvarda metalleri altına dönüştürmek için gizli tarifler çözen adama, devlet şimdi ülkenin tüm altın ve gümüşünü teslim etmişti.
Ancak Newton darphanede sembolik bir bürokrat olarak oturmadı; o dönem gümüş paraların kenarlarının kırpıldığı ve sahte paraların piyasayı ele geçirdiği ciddi bir ekonomik kriz yaşanıyordu. Devlet, paraları tamamen yenilemek için "Great Recoinage" (Büyük Para Değişimi) operasyonunu başlatmıştı. Newton kendisini bir anda muhbirlerin, kalpazanların ve hapishanelerin yeraltı dünyasında buldu. Kelimenin tam anlamıyla bir suç dedektifi gibi çalışmaya başlayan Newton’ın karşısına, dönemin en dişli ve zeki kalpazanı William Chaloner çıktı. Chaloner sıradan bir suçlu değildi; sahte para basarken bir yandan da parlamentoya gidip paranın güvenliği hakkında tavsiyeler veriyor, kendisini sistemi kurtaracak uzman gibi pazarlıyordu. Tabii ki darphane açıklarını bu kadar iyi bilmesinin nedeni, bizzat o açıkları kullanıyor olmasıydı.
Newton, bu kurnaz suçlunun peşine yine kendine has o takıntılı deha ve muazzam detaycılıkla düştü. Kim kiminle görüştü, kalıplar hangi evde yapıldı, metal nereden geldi sorularının izini sürdü; tanıkları tek tek sorgulayıp ifadeleri karşılaştırdı. Bugün The Newton Project arşivlerinde bu sorguların belgelerini hâlâ görebiliyoruz. Örneğin 1699 tarihli bir belgede, metal rafinerisi John Abbot’ın Chaloner’ı kendi odasında sahte şilin dökerken gördüğüne dair verdiği ifadenin altında doğrudan Isaac Newton’ın imzası yer alıyor. Chaloner ise boş durmayıp Newton’ı darphanedeki yolsuzlukları örtbas etmekle suçlayan dilekçeler verse de, Newton’ın topladığı çelik gibi kanıtlar karşısında tutunamadı. Sonunda sahte para basmaktan suçlu bulunarak 1699’da idam edildi.
Bu mücadele Newton’ın hayatında kusursuz bir simetri yaratmıştı: Yıllarca bir metalin kimyasal özünü anlamaya çalışan adam, şimdi önüne gelen paranın gerçeğini sahtesinden, metalin saflığını ve ağırlığını yalan ifadelerden ayıklıyordu. Buradan yola çıkarak "simya yaptığı için iyi bir kalpazan avcısı oldu" diyemesek de, karakterin aynı olduğunu netçe görürüz: İnanılmaz bir sabır, detay takıntısı, görünene güvenmeme ve mekanizmayı çözene kadar parçalara ayırma dürtüsü.
İşte bu karakterin izleri, 1936 yılında Londra’daki Sotheby’s açık artırmasında ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in önüne serildi. Keynes, Newton’ın o güne kadar gizlenmiş sandıklar dolusu kağıtlarını okudukça karşısında bambaşka bir figür buldu. Ancak Keynes’in o meşhur "son büyücü" tanımı bile bizi yanıltabilir. Çünkü bu tanım, tarihin bir tarafında büyü, din ve simyanın; diğer tarafında ise matematik, deney ve bilimin olduğu temiz bir çizgi varsayar. Oysa gerçekte o çizgi o kadar net değildi; hatta Newton’ın çağında henüz yoktu. Newton Principia’yı yazarken "modern fizik yapıyorum" ya da simya çalışırken "bilimi bırakıp sözdebilime geçiyorum" diye düşünmüyordu; o sadece doğa felsefesi yapıyordu. Önünde hazır bir harita yoktu; hangi yolun kimyaya çıkacağını, hangisinin Felsefe Taşı gibi bir çıkmaz sokakta biteceğini veya yerçekimi matematiğinin üç yüz yıl sonra bile kullanılacağını bilemezdi.
Newton’ın hayatındaki asıl çarpıcılık, onun aynı anda hem çok modern hem de çok eski görünmesi değil, bizim bunları birbirine zıt sanmamızdır. Bilim tarihi geriye doğru anlatıldığında son derece düzenli, batıl inançlardan arınmış doğrusal bir hat gibi görünür. Fakat gerçek tarih böyle ilerlemez; insanlar bazen yanlış fikirlerin içinden doğru yöntemler çıkarır, yanlış teorilerin gölgesinde doğru deneyler yapar ve bugün "bilimsel" dediğimiz düşünme biçimleri, geçmişin hiç de bilimsel olmayan soruları üzerinde çalışırken filizlenir.
Newton bunun en somut örneğidir. Simyadaki büyük dönüşüm arayışı çöktü, metallerin canlılığına dair fikirleri zamana yenildi, İncil’den çıkardığı kronolojiler modern bilimin dışında kaldı. Ama hareket yasaları, optik deneyleri, calculus ve evrensel çekimin matematiği bugüne ulaştı. Hangisinin kalacağına Newton değil, sonraki üç yüz yıllık bilimsel testler karar verdi. 1936’daki o açık artırmanın asıl kıymeti de buradaydı: O gün yeni bir Newton keşfedilmedi, Newton hep aynı adamdı; sadece biz iki yüz yıl boyunca onun defterlerinin işimize gelen kısımlarını okumuştuk. Prizmayı ve Principia’yı alıp kutuları kapattığımızda hikaye temizdi; ancak kutular açılıp içinden cıva, antimon, Hermes ve 2060 kehaneti çıkınca modern bilimin başlangıcına dair anlattığımız o steril masal biraz dağıldı.
İyi ki de dağıldı. Çünkü Newton bu haliyle çok daha gerçek ve büyüleyici. Onu sınırları çizilmiş bir dünyanın "ilk büyük bilim insanı" olarak görmek yerine, neyin bilim sayılacağının henüz belli olmadığı bir alacakaranlık çağında, önündeki hemen hemen her kapıyı zorlayan bir deha olarak kabul etmek gerekir. Bazı kapıların arkası bomboştu; bazılarının arkasında ise evrenin en büyük yasaları gizliydi. Modern bilimin temellerini atan bu adam, o sınırların nerede bittiğini bilmiyordu; çünkü o sınırlar, biraz da onun ayak izlerinin bıraktığı hatlar üzerinden çizilecekti.




